POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ

Altı Medeniyetin Dünyası Bölüm 285: Komutanlar Savaşıyor

Çeviri : Sanseiu
Düzenleme : Sanseiu
Okunma : 391
Tarih : 17 Nisan 2019
Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

“Paralı askerler, hep böyle mi olmak zorunda?”

Babasının yanında gururla duran iri yarı ork kadını, üzerindeki kamuflajlardan kim olduğunu anladığı adamın damarına basmak için konuşmaya devam ediyordu.

“Orkların savaşçı prensesinin karşısına çıkmışken, bundan zevk almak istememin neresi yanlış?”

Dragan’ın suratı, ork savaşçılarının giydiği zırhlardan da beterdi, kayışa dönmüş derisi değil kızarmak en ufak bir anormallik dahi göstermiyordu.

Bu rütbeye aşırılıklar veya kahramanlıklar göstererek gelmemişti, en önemli sermayesi olan aklını kullanmak için biraz zaman kazanıyordu sadece. Özellikle yüksek mimardan aldığı zırhı giymesinin ardından, kafasındaki düşünceler baharda açmış çiçekler gibi her yandan fışkırıyordu.

“Hepinizin aklında en az bir plan oluyor benimle karşılaştığında ancak bunların tümü ilk darbeyi yiyene kadar sürebiliyor!”

Yetişkin bir ağaç kalınlığındaki belinden beklenmeyen kıvraklıkla ileri fırlayan Ölümün Rüzgâr’ ı, tuhaf bir açıdan gelecek olan ilk darbesini Dört Medeniyet Ordusu Başkumandanına indirecekti.

Böylece iki tarafın ağır topları sahnedeki yerlerini almış bulunuyorlardı, mücadele bambaşka bir seviyeye yükselmekten kurtulamazdı artık.

Elit On, ellerinden kaçamayan Özel Birlik üyelerini öldürdükten sonra komutanların düellosuna karışmadı, sayıları yüz bini geçen nispeten daha güçlü düşmanların içine dalacaktı bu savaşçılar.

Ne olursa olsun hala iki devasa ordunun savaşıydı yaşanan, güç seviyesi anormal kişiler birbirleriyle uğraşırken ellerinden geldiği kadar fazla düşmanı yok etmek zorundaydılar.

“Efendim, duruma müdahale etmeyecek misiniz?”

Hank, savaşa beraberinde getirdiği çıraklarından birinin sesini duyduğunda, her zamanki gibi sakinliğin doruğunda savaş meydanını izliyordu. Konuşan, öğrencileri arasında en fazla umut vaat eden kişi olan Hans’dan başkası değildi, heyecanlı genç kan, ter ve mücadelenin etkisiyle kendisine hâkim olamamıştı.

“Beklemek acizlikten gelmez; acele ederek güç gösterisi yapmak yerine, doğru zamanı hesap etmektir bir mimarın en büyük becerisi!”

Tarihin en genç mimarı olarak kendisini buraya gönderen medeniyeti, elbette her türlü aksiliği düşünecekti, çantasındaki kozları harcamak için acelesi yoktu sarı saçlı adamın.

Tabii ki herkes onunla aynı fikirde değildi, dökülen kanlarla kızıla dönen toprağa ilk ayak basan komutan olan Severo, karşısına dikilen tuhaf orku öldürmek adına sınırları zorlamaktan kaçınmıyordu.

“Sanırım seni gözümde fazla büyütmüşüm, aynı klanındakiler gibi büyük bir eziksin!”

Kitapkurdu’nun oğlu boyundan büyük laflar ederken bir saniye olsun düşünmüyordu, asıl tuhaf olansa bunu sürekli kaçarken yapmasıydı.

Elindeki hançerleri kullanarak blokladığı ataklardan sonra hızla geri çekiliyor bu sırada da düşmanın zayıf noktalarına vurmak için konuşmadan edemiyordu.

“Seni elime geçirdiğim an bittin!”

Kılıcına akıttığı ruh gücünü sürekli arttıran Kara Zambakların İki numarasının aklındaki tek düşünce, yarı orku ikiye bölmekti. Elinden kaçtığı her seferinde daha çok kızıyor, kızdıkça saldırılarını daha şiddetli yapıyordu.

“Tipi annesi nedeniyle biraz düzelmiş ama ne yazık ki tüm şeytanlığını babasından almış!”

Nafız, öğrencisinin oğlunun savaşını diğerlerinden biraz daha dikkatli izliyordu. Orklara özgü o gücün verdiği küstahlığın dışında, kendine özgü savaş tarzıyla bu çocuk onun takdirini kazanıyor gibiydi.

Nafız’ın dışında bir kişinin daha gözü yarı orkun üzerindeydi, Işığın Toprakları müridi olan Maria de León ile savaşan Kitapkurdu’ da, bir taraftan oğlunu kolluyordu.

“Benimle savaşırken dikkatini başka yere vermen, hiç centilmence bir hareket değil!”

On metre boyunda bir mızrak haline getirdiği ruh gücünü asasının ucunda toplayan güzel kadın, mor cübbesinin içinde kaybolmuş orka doğru savuracaktı.

“Gerçekten savaşmaya karar verdiyseniz, size memnuniyetle eşlik edebilirim!”

Kol yenlerinden fırlayan mor sis havada birbirine dolanıp devasa iki diş oluşturduğunda, Kitapkurdu sakince cevap verdi güzel kadına. Yılanın ön dişlerine benzeyen saldırı ışığın mızrağıyla çarpıştığında ise ikili arasındaki gerçek mücadele başlıyordu.

“Kaç bakalım, nereye gideceğini çok merak ediyorum?”

Üçüncü mücadele en son başlayandı ancak sırasına isyan ediyormuş gibi en şiddetlisi de o olacaktı. Elindeki dev çekiçle akrobatik hareketler yapan Ölümün Rüzgârı, her gününü savaş alanlarında geçirdiği iki senesinin meyvelerini topluyordu.

“Çok az kaldı, biraz daha!”

Dragan başlarda önemsemese de, ork kadını tarafından tüm ordu önünde sürekli aşağılanmaktan sıkılmıştı. Savunma güçlerini arttıran zırhına güvenebilecek olsa da, saldırı gerçekleştirmeden sonuca ulaşamayacağını da çok iyi biliyordu.

Sadece biraz daha dayanması gerekiyordu, diğer komutanlar kadar zengin olmayabilirdi fakat buraya eli kolu boş gelecek hali de yoktu.

“Açıl!”

Orta yaşlı adamın emriyle, düşmanının adımını attığı yerde üç adıma üç adım büyüklüğünde bir enerji alanı belirecekti. Ölümün Rüzgârını içine alan bu yapı, göz açıp kapayana kadar tamamlanmıştı.

Gelişen durumdan sonra Dragan kaçmayı bırakıp, tuzağına vahşi bir hayvan misali hapsetmeyi başardığı kadını gözlemeye koyulacaktı.

“Enerji hapishanesi ve görünüşe göre pahalı olanlardan bir tane!”

Paralı Askerin beklentisi, rakibinin tuzağa düşmesi üzerine paniklemesiydi. Çekiciyle hafifçe alanın kenarlarını yoklayan kadını gördüğünde, sanki bu hisleri kendi yaşıyormuş gibi olacaktı.

“Rol yapmayı kes, işin bitti!”

“Zarar veremese bile, bu enerji kafesi seni savaş bitene kadar hapsetmeye yeter de artar bile!”

Dragan içini kaplayan tuhaf karanlığı dağıtmak istercesine heyecanla bağırıyordu, ne kadar yüksek sesle haykırırsa, söylediklerinin gerçekleşeceğini sanan küçük bir çocuk gibiydi.

“Yeter de artar bile mi dedin sen?”

Onun aksine Alyon’ un kızının yüzü çirkin bir hal almıştı. Düştüğü tuzağa değil de, düşmanının sarf ettiği sözlere bozulmuş gibi bir hali vardı.

“ Sanırım seninle dans etmemizin vakti geldi ama baştan uyarayım, benimle dans en son şanstır!”

Dev çekicini başının üstüne kaldıran Ölümün Rüzgârı, konuşmasını tamamladığında gözlerini huzurla kapattı, zor durumda olan kendisi değil de düşmanıymış gibi davranıyordu.

Sonraki an düşecek gibi öne savrulan Ork kadını, neredeyse kafasının yere vuracağı an mermi gibi ileri fırlayacaktı. Arkasına tüm bedeninin ağırlığını koyduğu bir delme hareketi enerji kafesinin duvarına çarptığındaysa, Dragan’ın gözleri yuvalarından çıkacak kadar açılmıştı.

“İmkânsız!”

Tek kelime edebilmişti paralı asker, savaşın sonuna kadar hapsettiğini düşündüğü rakibi bir hamlede kurduğu tuzaktan kurtulmuştu. Bununla da kalmıyordu Ölümün Rüzgârı, hızını daha da artırıp siyah zırhının içinde kendini dokunulmaz sanan Dört Medeniyet Ordusu Başkomutanının üstüne kâbus gibi çöküyordu.

“Efendim, Ruh Formasyonu aktif! Emrinizi bekliyoruz!”

Severo, savaş alanına hırsla fırladığı anlarda geride bıraktığı astlarına bir emir vermişti, şimdiyse yirmi gri cübbeli adamdan bir tanesi, ses aktarımıyla ona hazır olduklarını söylüyordu.

“Başlayın!”

Yağlı balık misali elinden kaçan yarı orkun sinirlerini zıplattığı Kara Zambakların İki Numarası, bir saniye bile düşünmeyecekti, klanının formasyon tekniklerinden birini serbest bırakıyordu.

“Açıl, Ruh Zindanı!”

Çemberin ortasına serilen parşömen iki ucundan tutuşmuştu, gri alevlerin yaktığı bu kıymetli eser, içinden fırlayan ruhların eksilmesiyle beraber yavaşça yanıyordu.

Kara Zambak Klanı’nın lideri, Vahşi Bataklık kıtasında yaşanan başarısızlık sonrası çok zor duruma düşmüştü. Tarikat olmanın arifesindeki oluşumun, bunu düzeltmek adına elinden geleni yaptığını göstermesi gerekecekti.

Kendi oğlunu savaşa göndermek zorunda kalan tarikat şeyhi, değerli materyaller ve büyük ruh gücü kaynağı harcayarak Ruh Zindanı Parşömenini oluşturmuştu.

İçinde bir milyon esir ruhu barındıran büyülü eşya kısa süre sonra yok olduğunda, üzerindeki gök gri bulutlarla kaplanacaktı.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Benim asaletim benimle başlar. Çocuklarımın, benden alacakları asaletle satacakları çalım ise hiçbir zaman benimki kadar haşmetli olmayacaktır.

Napolyon Bonapart

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm
Çevirmen Notu

...


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (0)