Beyazın Karanlığı
Savaştan Sonra
“Lanet olsun, bu da ne!?!” Alaz tiksintiyle sordu.
“Yolculuk edeceğimiz gemi.” Diye cevapladı Boğaç.
“Bekle, bununla mı?
Güvertesinin üzerinde onlarca ceset var!” Rima herkesin zaten görmüş olduğu
şeyi dile getirdi. Aslında güvertedekinden daha fazla ceset geminin etrafına
saçılmış ve batan gemilerin parçalarına takılmıştı
“Evet, o konuda sizin yardımınıza da güveniyoruz.” Boğaç
şeytani bir gülümseme ile karşılık verdikten sonra ekledi. “Tabi Kara ejder ile
konuşmak istemiyorsanız o ayrı bir konu.”
Alperen Boğaç’a yaklaşarak fısıldadı. “Merak ediyorum da,
bütün bu insanları da şu anda üzerine bindiğimiz şey mi öldürdü?”
“Kama.” Diye belirtti Boğaç sesini alçaltma gereği duymadan.
“Efendim?”
“Alperen bu insanları senin öldürüp öldürmediğini soruyor,
ona ne cevap vermek istersin?” Boğaç konuşurken Alperen onu engellemek
istercesine elini öne uzatmıştı. Ama Boğaç ve Rene, Kama’nın boynunda diğerleri
ise sırtında olduğundan bunu yapamamıştı.
Kama’nın boğazından kahkahaya benzer bir ses çıktı. “Bütün
bu insanların ölümüne kısmen ben sebep olmuş olsam da hiçbirini bizzat ben
öldürmedim.”
Boğaç bir an bir şey söyleyecekmiş gibi durduktan sonra
ileriye döndü.
Kama geminin güvertesine indiğinde önce üçü, sonra Boğaç
kucağında Rene ile Kama’nın sırtından indi. Ancak ondan sonra Kama eski insan
biçimine tekrardan büründü.
Boğaç, Rene’yi Kama’ya verdikten sonra kamaranın iç
kısımlarına, mutfağın arkasına ilerledi. “Rene’yi getir, nacotlarını
yiyeceklerin olduğu tarafta tutuyordum.” Boğaç, sözünü ettiği yere girdiğinde
şaşkınlığa uğradı. “Bu da ne böyle!?”
Yolculuğa çıkmadan önce oldukça fazla miktarda erzak
depolamış olmasına rağmen doğrudan yenilebilecek hemen hemen her şey
kaybolmuştu. Meyveler, bazı sebzeler, kurutulmuş etler… ‘Bunu o yapmış olamaz
değil mi?’ diye düşündü istemsizce. Aklındaki kişi daha küçücük bir kız
çocuğuydu çünkü. Ayrıca bu kadar kısa sürede bitirebilmesi imkansızdı.
“Şey, sen istediğin kadar yiyebilirsin deyince…” Diye
açıklamaya çalıştı Kama.
“Ne yani, bütün hepsini sen mi yedin?” Boğaç şaşkınlıkla
sordu. Orada bir insana iki hafta yetecek kadar erzak vardı.
Kama bakışlarını kaçırdı. “Çok acıkmıştım, tamam mı? Elimden
bir şey gelmezdi. Ayrıca…”
“Hayır, yanlış anladın. Yani, yemen iyi bir şey ama bu kadar
şeyi bir kerede yiyebilmiş olmana şaşırdım yalnızca.” Bir an duraksadıktan
sonra ekledi. “İyi yanından bakacak olursak en azından nacotlarını yememişsin.”
Eğilip yerde pırasaya benzeyen bitkiden birkaç demet aldı ve mutfağa geri
döndü. Nacotunu geniş bir tencerenin içine attıktan sonra kaynatmaya başladı.
Hemen ardından hızlıca kamaralara çıktı ve kalınca bir yorgan alarak yere
serdi. “Rene’yi buraya yatır, on dakika kaynadıktan sonra soğumasını bekle ve
başını hafifçe kaldırarak ona içirt. Ben dışarıda olacağım.”
“Bekle, ben mi içireceğim?”
“Tabi ki.”
“Ama ben nasıl yapacağımı…” Kama
bir cevap bile veremeden Boğaç dışarıya çıktı.
“Sanırım bu işi de halletmiş
oldum.” Boğaç kapıyı kapattıktan sonra güverteye ilerledi. Rene’nin tedavisine
olabildiğince hızlı başlayabilmek için Alperenleri onca cesedin arasında
bırakmıştı.
Tam kamaraların ağzına geldiği
sırada Alaz’ın sesini duyduğu gibi olduğu yerde durdu. Konuşmalarına biraz
kulak misafiri olsa çok da kötü olmazdı, değil mi? “O şeytanın dediklerini
ciddiye almadın, değil mi?”
“Bilmiyorum, bana doğruyu
söylüyormuş gibi görünüyordu.” Diye cevapladı Alperen.
“Dalga geçiyor olmalısın! Kral
birinci bilmemkimmiş.”
“Neden ona karşı bu kadar
sinirlisin ki?”
“Ben ona karşı değil, size karşı
sinirliyim!” bir an duraksadıktan sonra. “Şeytanlar insanların düşmanıdır.”
Diye ekledi.
“Belki bu değildir. Bir şekilde bu
güne kadar savaştıklarımızdan farklı olduğunu hissediyorum. Ayrıca kara ejder
de onun yanında.”
“Ben diğerlerinden farkını
söyleyeyim mi? Daha düzgün konuşuyor, daha zeki ve ha bir de kara ejderi ölümün
kıyısına getirebilecek kadar güçlü ki bu onu öldürmemiz için başka bir neden
aynı zamanda.”
Boğaç, Kama’ya onları da
getirmesini söylerken hata edip etmediğini düşünmeye başladı. Bununla birlikte
istediği an onları denize atıp ilerleme seçeneğini de düşünmüyor değildi.
Üçünün de savaş yeteneklerini Kama’ya karşı yaptıkları savaş sırasında
incelemişti ve üçü birlikte gelse bile Boğaç için zorlayıcı bir karşılaşma
olmazdı. Bunu, henüz büyü gücü yarısına kadar bile dolmamış olmasına rağmen
söyleyebilirdi.
Ortama çöken kısa süreli
sessizliğin ardından Rima ilk defa konuştu. “Böyle söylüyor olsan bile onu
yenebileceğimizi düşünmüyorum.”
“Onun tarafını mı tutacaksın?”
diye sordu Alaz.
“Ben taraf tutmuyorum. Yalnızca
gerçeği söylüyorum.”
“Boğaç, o şeyle yaptığımız savaşta
bizi koruyabilmek için kaç kez canını tehlikeye attı! Ve siz de böyle karşılık
veriyorsunuz. Onu nasıl öldüreceğinizi planlayarak!” Alperen resmen hırlayarak
karşılık verdi.
“O konuya gelirsek, bir de Kama
denen canavar var.” Dedi Alaz. “Daha önce onun gibi bir yaratık görmemiştim…”
“Bilemiyorum, bana sorarsan kara
ejdere çok benziyor.” Dedi Rima. “Hatta aynısı demek bile mümkün.
“Bütün güverteyi bu hale getiren
kana susamış bir canavardan fazlası değil bana sorarsanız.” Diye yorum yaptı
Alaz.
“Aşırı güçlü.” Diye ekleri Rima.
“Ama kara ejder onun tarafında.
İkisi birbirini oldukça yakından tanıyor gibiler…”
“Ayrıca o kızın kara ejder
olduğundan emin miyiz ki?” diye devam etti Alaz. “Hikayelerde anlatılanlar
kadar güçlü görünmedi bana.”
“Bakın, ne olursa olsun Boğaç bize
yardım etti. Şeytan veya başka bir şey olması bunu değiştirmez. Aksi bir şey
olana kadar ben…” sözleri, Boğaç’ın güvertede ilerlediğini görünce kesildi.
Boğaç doğruca pruva tarafına
ilerleyerek direğin önündeki sandığı açtı ve içindeki anahtarları aldı. Daha
sonra kamaralara geri döndü. İçeriye girmeden önce bir an duraksayarak “Sol
taraftaki iki oda karaya varana kadar sizin olacak.” Dedi.
“Sizce bizi duymuş mudur?” diye
fısıldadı Alaz. Boğaç gözden kaybolunca.
“Bence…”
Boğaç hızlıca geri dönerek
“Duydum.” Diye belirtti ve alt kata indi. ‘En azından Rima’nın da beni savunmasını
bekliyordum.’ Sonuçta kız, Kama ile yaptıkları savaşta Boğaç’ı korumaya
çalışan –Rene hariç- tek kişi olmuştu. ‘Cidden, insanlar neden bu kadar önyargılı
ki?’ diye sordu kendi kendine. Böyle dese de aslında bunun
sebeplerinden birisi bizzat kendisiydi. Zamanında insanlarla şeytanların
savaşında sayısız şehri elleri ile yıkmıştı.
Boğaç kendi düşüncelerine
dalmışken fark etmeden odasının önüne kadar gelmişti. Hiçbir karşılık
gelmeyeceğini bildiği halde kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden Boğaç’ı şaşırtan
kısık sesli bir ciyaklama gelmişti. ‘Yoksa?!’ Aniden içeriye daldığında
kalbi güm güm atıyordu.
Fakat odaya attığı hızlı bir bakış
rahatlamasını sağladı. “Öyle çığlık atmasana, birinin içeriye girdiğini ve sana
saldırdığını sandım.”
Kız, masanın arkasına soktuğu
başını hafifçe çıkardı. İlk bakışta göze çarpan kedi kulaklarını
kahverengi-kumral saçları süslüyor; minik bedeni arkasından fırlayan uzun,
tüylü bir kuyrukla sonlanıyordu. “Ö-ö-özür d-dilerim efendim, bir daha
bağırmayacağım. Bu yüzden lütfen...!”
Boğaç sesini alçaltarak nazikçe
sözünü kesti. “Sakin ol, bir şey yapmayacağım.” Kızın başından geçenleri az çok
tahmin edebiliyordu.
Onu, Kama ayrıldıktan sonra gemi
enkazının arasında bulmuştu. Giydiklerine bakıldığında ilk söyleyebileceği şey
bir köle olduğuydu. Onun yaşında birinin köle olabilmesi için ya bir suçtan
hüküm giymiş ya savaşta, genellikle ailesi katledildikten sonra, esir düşmüş
veya başka bir köleden doğmuş olması gerekiyordu. Bütün bu durumların ortak
noktası da acı dolu bir hayata yönelmeleriydi.
Boğaç ileriye doğru bir adım
atınca bile kız korkudan geri çekilmeye çalıştı fakat bacağındaki zincirden
ötürü yere düştü. Attığı ikinci adımda ise hemen kıvrılıp kollarıyla başını
korumaya çalıştı.
“O zincirler… Canını acıtmıyor
mu?”
“Hı?” kız şaşkınlıkla sımsıkı kapattığı
gözlerini açtı.
“Zincirler diyorum, canını
yakmıyor mu?”
Kız kısa bir süre duraksadıktan
sonra cevapladı. “Şey… Biraz.”
“Senin için çıkarmamı ister
misin?” Boğaç hafifçe gülümseyerek sordu.
“Ama, ama…” Kız telaşla cevapladı.
“Bu sorun olmaz mı? Ben, şey… Bir köle…”
“Bu günden sonra değilsin.” Diye
Boğaç sözünü kesti. “Şimdi tekrardan soruyorum, zincirlerini çıkarmamı istiyor
musun?”
“E-evet…” Kız bakışlarını
kaçırarak cevapladı.
Boğaç zincirlere uzaktan bir bakış
attığında kızın bacağına neredeyse tam oturduklarını fark etti. Parmağını
sokabileceği bir boşluk yoktu ve bükerek çıkarmaya çalışırsa da kızın bacağını
kırabilirdi.
“Tamamdır. Şimdi göreceğin şey
seni biraz korkutabilir ama lütfen tekrar çığlık atma, tamam mı?” Kız hızlı
hızlı kafa sallayınca Boğaç gücünün ufak bir kısmını salarak boynuzlarını
ortaya çıkardı. Kızın boynuzlarını görünce hiç korkmadığını fark etti. Bunun
üzerine eğilerek bacağını sabit bir şekilde tuttu ve kilidin olduğu yere nişan
aldı.
“Hiikk!” Kız çığlığını zar zor
bastırdığında Boğaç çoktan aşırı küçük bir arındırma toplamış ve salmıştı.
Arındırma kilidi doğrudan delip geçtikten sonra ahşap zemini hafifçe delmişti.
Bu bile yıllardır yapmış olduğu enerji kontrolünün bir sonucuydu. Eğer bütün o
antrenmanları yapmamış olsa yanlışlıkla gemiyi batırması işten bile sayılmazdı.
Birinci kilidi bitirdikten sonra
diğer bacağına geçerek işlemi tekrarladı. Bu sefer kız gözlerini kapamış ve
kendini sıkmış, buna karşın en ufak bir ses çıkarmamıştı.
Boğaç en sonunda dönüşümünü geri
aldı. “Tamam, bitti.” Kilit yere düştüğünde kız rahat bir nefes vermişti.
Zincirlerin az önce bulunduğu yerler morarmış ve yer yer yara olmuştu. Boğaç
bakışlarını kızın yüzüne çevirdi. Kızın yüzü hala şaşkınlık doluydu. Sanki ‘Neden
bana bu kadar iyi davranıyorsun?’ diye sorar gibi bakıyordu.
‘Şu anda onu rahatlatacak bir
şeyler söylemem iyi olur muhtemelen…’ Fakat ne söyleyebilirdi ki?
Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Kızın karnının guruldaması ile birlikte acıkmış
olabileceğini fark etti ve elini uzatarak ayağa kaldırdı. “Gel, acıkmış
olmalısın.”
Kız hiçbir itiraz göstermeden onu
takip etti. Mutfağa girdiğinde Kama onu fark ettiğine dair bir tepki bile
vermemişti. Bakışlarını Rene’ye kilitlemiş öylece yanında oturuyordu. Boğaç’ta
onu rahatsız etmeyerek mutfağın arkasına ilerledi ve yemekte kullanabileceği
birkaç çeşit sebze alarak mutfağa geri döndü. Malzemeleri düzgünce
hazırladıktan sonra hala çalışmakta olan büyülü ocağın üstündeki boş tencerenin
içine boşalttı. Rene’nin içtiğinden arta kalan az miktardaki Nacotu suyunu
kullanmasında bir sakınca olmadığını düşünüyordu. Büyü zehirlenmesine iyi
gelmesinin yanı sıra az miktarda kullanıldığında sinirleri yatıştırmaya ve
insanı rahatlatmaya da yarayan bir bitkiydi bu. Kızın ihtiyacı olan şey de tam
olarak buydu.
İki saatten biraz daha uzun bir
sürede yemek pişmişti. Bu sırada Boğaç vaktini güvertedeki cesetleri
temizlemekle harcamıştı. Ölü bedenleri tek tek toplamış ve denize atmıştı. İşin
kötü yanı kız da bu sırada peşinden gelmiş ve yaptıklarını izlemişti. Boğaç onu
peşinden sürüklemek istemiyordu fakat kızı odaya geri göndermek istediğinde
gözlerinde oluşan korku onu engellemişti. Belli ki cesetleri atarken Boğaç’ın
yanında kalmayı tek başına Boğaç’ın odasında kalmaya tercih ediyordu.
Kısa bir sürenin ardından Boğaç bir şey
söylemeden kız, bir korsanın cesedini bacağından tutarak sürüklemeye çalıştı.
Birkaç dakikada ancak geminin küpeştelerine ulaştırabilmiş fakat değil gemiden
atmaya adamın bedenini yerden kesmeye bile gücü yetmemişti. Bu sırada Boğaç gelmiş
ve yalnızca “Kendini zorlama.” Demişti. Aslında demek istediği şey ‘Senin
yaşındaki bir kız çocuğu bu tarz bir işi yapmamalı!’ydı ama bunu
söylemek yerine işine devam etti. Kız da bundan sonra kopmuş kol veya bacak
gibi küçük parçaları atmıştı. Daha sonra denizden çektiği suyla güverteyi
boydan boya yıkamış ve temizlemişlerdi. Gene ilk birkaç seferi Boğaç kendi
başına yapmış, suyu çekmiş ve yere dökerek süpürmüştü. Daha sonra ne zaman suyu
doldurmak için arkasını dönse kova yarı dolu bir şekilde kendisini bekliyordu.
Muhtemelen çoğunu yukarıya çekerken dökmüştü.
‘Hala anlayamıyorum; neden bütün
bu kan ve ölü bedenler onu korkutmuyor?’ Bunu ne kadar merak etmiş
olursa olsun onun yaşındaki bir kıza böyle bir soru soramazdı.
İşlerini bitirdikten sonra mutfağa
giderek hazırladığı yemeği tabaklara böldü ve iki tabağı ve kaşığı Kama’nın
önüne bıraktı. Daha sonra kendisine ve kıza birer tabak alarak masaya koydu.
Kız bir şey söylemesine gerek kalmadan masanın karşı tarafına geçti. Boğaç da
onun oturduğunu görünce yemeğe başladı. Fakat kendisi yemesine karşın kız
yemeğe dokunmuyordu. “Aç değil misin?”
“E-eski sahibim onun izni olmadan
yememe çok ama çok kızardı. Yoksa… Sizin için sorun değil mi?”
“Yemeğe istediğin zaman
başlayabilirsin, hatta doymazsan başka bir tabak daha…”
“B-böyle bir şeyi yapmaya cesaret
edemem!”
Boğaç iç çekti. “Bak, daha önce
birlikte yaşadığın insanlar nasıldı bilmiyorum. Fakat benim yanımdayken hiçbir
şeyden korkmana gerek yok. Ayrıca beni yeni sahibin gibi görmekten de
vazgeçmelisin.”
“Y-yoksa… Yoksa beni onlara geri
mi götüreceksiniz?” Kız korkuyla sordu.
“Öyle bir şey…”
Kız hızla masanın üzerindeki
bıçağı alarak sandalyeden fırladı ve sırtını duvara vererek bıçağı Boğaç’a
doğrulttu. “Hayır! Oraya geri dönmek istemiyorum! Her şey olur ama, lütfen!
Beni oraya geri götürmeyin!”
“Hey, sakin ol! Kimse…”
“B-ben size zarar vermek
istemiyorum. Ama… Lütfen…” Kız hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Daha sonra içinde bulunduğu
durumdan başka bir çıkış yolu olduğunu daha fark ederek bıçağı kendi boğazına
çevirdi. Çok daha kolay bir yol…
“Bekle!”
“Oraya geri dönmektense…”
Boğaç aniden atılarak bıçağı
yakaladığında çoktan enerjisini koluna yönlendirmişti. Elinin altında hamur
gibi ezdiği metal parçasını fırlatıp attı ve bağırarak “Bir saniye olsun beni
dinleyecek misin?” diye sordu.
Kız korkuyla geriye fırladı ve
cenin pozisyonunda kıvrıldı. “Özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim. Özür
dilerim. Özür dilerim!”
Boğaç neyden bu kadar korktuğunu
anlayamıyordu. Bir saniye sonra uzaklaşan ayak sesleri dikkatini çekti.
Arkasına baktığında Kama, Rene’nin yanına geri dönüyordu. ‘Yani ben durdurmasam bile onu
durduracak mıydın?’ Kama’nın sandığı kadar değişmediğini görünce Boğaç
bir parça daha mutlu hissetti kendini. Adadaki savaştan sonra ejderhalar ile
yaptığı konuşmadan ötürü artık ‘Vicdan’ ismi verilen şeye sahip
olmayabileceğini düşünmüştü. Sonuçta ucu kendisine dokunmayacak olsa
ejderhaları öldürmekten geri durmayacaktı. Ama belli ki bu yalnızca o durum
için geçerliydi. İşte bu yüzden mutlu olmuştu. Az önceki sinirli hali bile
geçmişti.
Tekrardan kıza dönerek eğildi.
“Şimdi, sözümü kesmeden beni dinleyecek misin?”
Kız önce bir cevap verecek gibi
ağzını açtı sonraysa kapayarak başını hızlıca salladı.
“Şu andan itibaren, ne olursa
olsun, kimse sana zarar veremeyecek ve kimse istemediğin bir şeyi sana
yaptıramayacak. Kimsenin kölesi değilsin ve bundan sonra da olmayacaksın. Bu,
benim sana sözümdür. Ve sözümü bozmaya cüret eden her kim olursa… Onu… Yok edeceğim…”
Boğaç sözlerinin kendi kulağına bile garip geldiğini ancak son kısmında fark
etti. Bununla birlikte başı dönmeye başlamıştı. Kızla arasında beliren ipince
zinciri fark edince şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Her an kırılacakmış
gibi görünen zincir mor ve karanlık bir renge sahipti ve havada öylece
süzülüyordu. Bu tıpkı Kama’nın anlattığına benziyordu. ‘Yani bunun anlamı… Az önce ben…
Kadim dili mi konuştum?’
Kama’ya bir bakış attığında o da
kendisi kadar şaşkındı. Yerinden kalkarak yavaşça Boğaç’ın yanına geldi.
Aynı zamanda başının dönmesinin
sebebini de anlamıştı. Gemiye indiğinde büyü gücü miktarını kontrol etmişti ve
o zaman yarıya kadar doluydu. Şu anda ise bitme noktasına yaklaşmıştı ve
yavaşça azalmaya devam ediyordu. Öyle ki artık bilincini korumakta bile
zorlanıyordu.
Gözleri hafifçe kararmaya
başladığında Kama çoktan yanına gelmişti. Elini kaldırarak Boğaç’ın sırtına
koydu. Yediği ani enerji darbesiyle birlikte Boğaç kendine gelmişti. Büyü
gücüne tekrar baktığında sonuna kadar dolu olduğunu fark etti. ‘Başkalarına
büyü gücü de mi verebiliyor?’ diye sordu kendi kendine. Birine saf
enerji fırlatmak yalnızca büyü zehirlenmesine sebep olurdu, gücünün
yenilenmesine değil. Ama Kama’nın az önce yaptığı şeyle Boğaç’ın bütün büyü
gücü tamamen dolmuştu.
Olayı dışarıdan izleyen birisi
Kama’nın hiçbir şey söylemeden Rene’nin yanına döndüğünü zannedebilirdi fakat
Boğaç, onun sesini zihninde duymuştu. ‘Bugün çok fazla kişi öldü, bir de dostumu
kaybedemem…’
“Efendim! Efendim iyi misiniz?”
kız korkuyla sordu.
“Evet, sanırım iyiyim. Bu arada
bana efendim demeyi bırakırsan iyi olur, artık bir köle olmadığını biliyorsun…”
“O zaman size nasıl
seslenmeliyim?”
“Boğaç yeterli.” Bunu söylediği
anda kızın yüzü kızarmıştı. ‘Yoksa… Hayır imkanı yok, kaç yaşında çocuk
sonuçta.’ Çocukların kendinden çok daha büyük kişilere âşık olduklarını
duymuştu daha önce ve Boğaç, kendisinin birçok hemcinsine göre yakışıklı
sayılabileceğini biliyordu. ‘Fakat 10 yaşından büyük durmuyor. Artı, ben
zaten evliyim lan!’ Boğaç, durum daha da karışık bir hal almadan
düzeltmesi gerektiğini bilecek kadar zekiydi.
Fakat kız bütün tahminlerini boşa
çıkardı. “S-size öylece adınızla seslenemem!”
Boğaç sonunda rahatlamıştı. ‘Yani
saygıdan ötürü mü?’ Eğer böyle olacaksa işler onun için oldukça kolaylaşırdı.
“Madem öyle diyorsun, istediğin şekilde seslenebilirsin.”
“Ta-tamam…” kız cevapladığında
kuyruğu neşeyle sağa sola sallanıyordu.
“Bu arada, senin adın neydi?”
“Tanya. Benim adım Tanya.”
Boğaç kendini gelebilecek gözyaşı
ve hıçkırık seline hazırladıktan sonra sordu. “Pekala Tanya. Ebeveynlerinin
nerede olduğunu biliyor musun?” Ne olursa olsun bunu sorması gerekiyordu. Eğer
hala hayattalarsa kızı onlara geri götürebilirdi.
Tanya, Boğaç’ın tahmin ettiği
cevabı hiç tahmin etmediği şekilde verdi. “Öldüler.” Dedi basitçe. Ne bir
sarsılma, ne bir göz yaşı… Hiçbir tepki vermemişti bunu söylerken.
Yine de Boğaç önceden kafasında
planlamış olduğu cevabı verdi. “Üzgünüm, bunu sormamam gerekiyordu…”
“Özür dilerim!”
“Niçin?”
“Sizi üzdüğüm için…” Tanya yerlere
kadar eğilmişti.
“Hayır. Yani böyle bir şey için
özür dilemene gerek yok. Bu biraz…” Aptalca diyecekken son anda kendini tuttu.
“Özür dilerim!”
“Bu sefer neden özür diliyorsun?”
Boğaç sıkılmış bir şekilde sordu.
“Aptallığım için…”
Boğaç derin bir iç çektikten sonra
ciddi bir şekilde “Bir daha gereksiz yere özür dilersen seni gemiden atacağım.”
Dedi.
“Özür… Hiiik!” Tanya kendisine zar
zor hakim olmuştu.
‘Bunu yapmak istemiyordum ama
sürekli özür dilemeye devam ederse hiçbir yere varamayacağız.’ Bunu
düşünürken Tanya’yı baştan aşağıya süzmüştü. Kölelerin genelde giydiği tek
parça keçeden oluşan bir giysi vardı üzerinde ve yer yer parçalanmıştı.
Boğaç ayağa kalktıktan sonra
mutfaktan dışarıya çıktı. Tanya’nın onu takip ettiğini zaten biliyordu. “Karaya
çıktığımızda sana giyebileceğin birkaç şey almalıyız.” Dedi onun da
duyabileceği şekilde.
“Ha-hayır. Benim gibi bir köle…”
Boğaç’ın bakışlarını fark ettiği anda kendini düzeltti. “Yani yarı insana bir
şey almanıza gerek yok…”
“Ve yanımda bu şekilde gezmene
izin mi vereyim?” Boğaç, Tanya’nın kişiliğini az çok çözmeye başlamıştı. Ona
karşı sürekli nazik olmaya çalışırsa sonunda dönüp dolaşıp aynı yere
geliyorlardı. Kendi kararlarını verebileceği yaşa gelene kadar biraz daha
emrivaki ve biraz daha sert olması daha iyi olabilirdi.
Tanya’nın kişiliğini çözmesiyle
birlikte onun biraz olsun bencil olmasını ve kendini düşünmesini istiyorsa
izlemesi gereken yolu açıkça görebiliyordu. “Böyle bir paçavrayla benim yanımda
gezmene hayatta izin vermem. İnsanların kötü bakışlarını üzerime çekeceksin.”
“…?” Tanya merak ve korkuyla
karışık bir şekilde Boğaç’a bakıyordu. Onun tam olarak ne demek istediğini
merak ediyor ve bir yandan da kendisini bırakacağından korkuyordu.
“Eğer bundan sonra benimle gelmek
istiyorsan kendine, yediğine-içtiğine ve giydiğine dikkat edeceksin. Yoksa
seni…” Boğaç bir an Tanya’nın dolan gözlerini fark edince duraksadı. Fakat
iradesini zorlayarak söylemesi gereken şeye devam etti. “Terk ederim… Anladın
mı?”
Tanya hızla ileri atılarak
Boğaç’ın bacağına yapıştı. “Lütfen! Dediğiniz her şeyi yapacağım. Lütfen beni
terk etmeyin!”
Boğaç az önce yaptığı konuşmadan
resmen utanç duysa da duygularını gizledi. “Anladıysan sorun yok.” Ancak bunu
söyledikten sonra Tanya, kendisini bırakmıştı.
Tanya bacağını bıraktıktan sonra
Boğaç ilerleyerek kendi odasının karşısında bulunan kapıya geldi. “Karaya
çıkana kadar burası senin odan olacak.”
“Benim mi?” odanın kapısı önünde
açılırken Tanya şaşkınlıkla sordu. “Daha önce hiç bana ait bir şeyim
olmamıştı…”
Yalnızca bu sözleri bile Boğaç’ın
kalbini yaralamaya yetiyordu. Bununla birlikte zihninin bir köşesine not aldı.
Gittiği ve fethettiği her yerde köleliği yasaklayacaktı. İllea zaten adil bir
şekilde yönetilen bir ülkeydi ve köleliğe karşıydı. Fakat Karmen başa geçtiğinden
beri fethettikleri birçok ülkeye özerklik tanımış, kendilerini yönetmelerine
izin vermişti. Sistemlerinde zaten kölelik gibi bir şey varsa buna da engel
olmamışlardı. ‘Sanırım geri döndüğümde bu konuyu Karmen ile tartışamam gerek.’
Bu sırada Tanya odanın içine
girmiş neşeyle etrafa bakıyordu. “Woooo!!! Kendime ait yastığım, kendime ait
yatağım, kendime ait kitaplarım! Aynam bile var!”
Onun böylesine bir şeye bile bu
kadar sevinmesine Boğaç’ın içi burkuldu resmen.
“Efenim, bunlar şimdi gerçekten
benim mi?” Tanya kuyruğunu sallayarak sordu.
“Evet… Ve tekrar söylüyorum, bana
‘efendim’ demekten de vazgeç.” Boğaç kesin bir dille söyledikten sonra Kama’nın
yanına ilerlemeye başladı. “Bana ihtiyacın olursa…” Sözünün devamını
getiremeden Tanya tekrardan ona yapışmıştı.
“Beni bırakmayacaksınız değil mi?”
“Dediğim gibi, yalnızca gemide
biraz gezineceğim.”
“O zaman ben de sizinle
gelebilirim değil mi?” Kız bir an duraksadıktan sonra ekledi. “Ayrıca ben artık
özgür biri olduğuma göre… İstersem gelebilirim, değil mi?”
“…”
“Değil mi?” Tanya daha da ısrarcı
bir şekilde sorunca Boğaç sonunda pes etti.
“Tamam, tamam. Gelebilirsin.”
Tanya sevinçle gülümseyerek
Boğaç’ı takip etti. Boğaç ise başlangıçta Kama’yla konuşmaya gidiyor olsa da
bunu yanında Tanya yokken yapmasının daha iyi olacağını düşünüyordu. Bu yüzden
güverteye çıkarak küpeştelere yaslandı ve günbatımının keyfini çıkardı.
Yukarıya çıktığında üçlünün
hiçbirini görememişti. Muhtemelen onlara göstermiş olduğu odada kalıyorlardı.
‘Merak ediyorum da, o ada nasıl o
şekilde uçabiliyordu?’ Boğaç, Kama’nın sırtındayken bu soruyu kendisine
onlarca kez tekrarlamış olsa da bir cevap alamamıştı. Başlangıçta bunu Kama’nın
yapıyor olduğunu düşünmüştü fakat Kama ile o ada arasında hiçbir büyü izi
yoktu. Yani…
“Efendim. Bütün bu insanları siz
mi öldürdünüz?” Tanya’nın sesi Boğaç’ın dikkatini dağıtmıştı.
“Evet…” Boğaç yalan söylemedi.
“Çoğunluğunu ben öldürdüm…”
Tanya şaşkınlıkla “Çok güçlü
olmalısınız.” Dedi.
Normal birisi bu övgüyü olduğu
gibi kabul ederdi. Hatta birkaç gün önce Boğaç’a sorulsaydı, kendisinin bu
dünyadaki en güçlü varlık olduğunu gururla söyleyebilirdi. Fakat Kama ve
Rene’nin savaşı ona aslında ne kadar güçsüz olduğunu hissettirmişti.
Boğaç bir süre düşüncelere
daldıktan sonra iç çekerek Tanya’yı cevapladı. “Hayır… Ben… Çok güçsüzüm…”