Bir İblis Lordunun Hikayesi: Zindanlar, Canavar Kızlar ve İç Isıtan Bir Mutluluk
Kaçak Giriş
"Lanet olsun Yuki!” diye bağırdı Nell. “Biraz daha düşünceli
olsan ölür müsün!?”
“Tamam tamam. Hadi ama çoktan özür diledim, değil mi?
Ayrıca, uçmaya başlamadan seni uyardım.”
“Uyardın mı? Uyardın mı!? Tek söylediğin, muhafızların bizi
fark etmemesi için sessiz olmamdı. Birden öylece havalanacağını nereden
bilebilirdim be!?”
Tamam. İtiraf ediyorum sayın yargıç, ben suçluyum. Zavallı
kızı korkutmak, kapsamlı şeytani planımın bir parçasıydı.
“Peki, masum olduğumla ilgili sabaha kadar konuşabilirim,
ama sanırım buraya doğru gelen birkaç muhafız var.” İçimden suçumu kabullenmiş
olsam da, kahramanın bunu anlamasına izin vermek gibi bir niyetim yoktu. “Sana
daha iyi davranma işini bir süreliğine askıya alsak da sonra mı düşünsek?”
Kahraman sinirini göstermek için beni azarlarken öne doğru
eğilmişti. Hatta öyle fazla eğilmişti, kendimi geriye doğru eğmiş olmama
rağmen, yüzü rahatsız edecek derecede yakındı.
Ondan kurtulmak için, dikkatini çekebilecek bir şeyden bahsedip
arkasını işaret ettim. Her ne kadar pratik bir bahane olsa da, tabii ki yalan
söylemiyordum. Bize doğru hızla yaklaşırlarken, birbirine çarpan zırhlarının
seslerini duyabiliyordum; güvenlikten sorumlu askerlerin bizi duymuş oldukları
belliydi. Kulaklarım, bu bilgi hakkındaki tek kaynak değildi. Diğeri, daha da
güvendiğim haritamdı. Şehre yukardan baktığım zaman, kendi kendine haritayı
doldurmuştu ve şimdi de birkaç tane düşmanın bize doğru yaklaştığını
söylüyordu.
Haritadan laf açılmışken, artık ilk zamanlarından daha fazla
şey yapabiliyordu; uzun zaman önce, bana bütün düşman işaretçilerini gösterme
fonksiyonunu aktifleştirmiştim, bu zindanın bölgesi dışı için bile geçerliydi.
Tek sınırlaması, ilgili alanın çoktan haritada doldurulmuş olması gerekiyordu.
Haritanın işe yaradığını daha yeni keşfetmiştim. Sanırım,
çevreye, havadaki büyü parçacıklarına çarpacak sinyaller yollayıp, onlardan
arazi ve potansiyel tehditler ile ilgili bilgi topluyordu. Bir başka deyişle,
yunusların ekolokasyon özelliğine benzer bir şekilde çalışıyordu. Modern
Japonya’daki balıkçı tekneleri ve savaş gemilerindeki sonarlar da iyi birer
örnek sayılabilir.
Yeteneği aktifleştirebilmek için DP’ye ihtiyaç duymuş olma
nedenim, sonucunda vücudumla ilgili bir takım geliştirmelere sebep olmasıydı.
Bu özelliği satın almak, büyü parçacıklarıyla girdiğim etkileşim şeklini
değiştirmişti. Bir dakika, bu beni tamamen, yapay olarak geliştirilmiş insan
gibi bir şey yapıyor, gerçi insan değilim, ama anladınız işte, neyse ne. Her
iki türlü de, aslında bir Shocker Savaşçısı olmuştum. Belki de şu “Yi” şeyini
yapmaya başlamalıydım. [1]
“Cık," Nell, rahatsızlığını gösteren bir ses
çıkarmıştı. “Peki. Buradan Yuki, beni takip et.”
Lanet olsun Nell. Dilinle şu sesi çıkarma. Bir leydiye hiç
yakışmıyor.
Neyse ki bahanem işe yaramış ve sonunda Nell benimle
uğraşmayı bıraktıktan sonra, elimi göğsüme koyup, rahat bir nefes aldım ve onu
takip etmeye başladım.
***
Ayaklarımız, taş döşeli sokakta ilerlerken çıkan patır patır
sesler, sokağın etrafındaki binalar bittiği anda kaybolmuştu. Yok olmuşlardı.
Ve bunun sebebi, gecenin tadını çıkaran şehir sakinlerinin
sesleriyle ayak seslerimizin karışması değildi. Çünkü, o ses de duyulmuyordu.
Sokaklar bomboştu, ses namına hiçbir şey yoktu. Adımlarımız, sanki sessiz bir
boşluğa çekiliyordu.
“Dostum, burası cidden sessiz.” Çevremizi bir yandan aklıma
not ederken, istemeden fikrimi belirtmiştim. Sokakta bir insan bile kalmayacak
kadar geç bir saat değildi. Şüphesiz, etrafta insanların dolaşması ve
tavernalardan falan evlerine yavaş yavaş yavaş ilerlemeleri gerekiyordu.
Aksine, sokaklarda ölüm sessizliği hakimdi. Şehir, donuk ve yaşam belirtisi
olmayan bir atmosfer yayıyordu. Dostum, bu yer daha mı büyük... Alfyro’dan...?
Ya da Lefi’yle ziyaret ettiğimiz yer her neresiyse, ama lanet olsun burası
bomboş. İnsanların olmaması, buranın bir harabe gibi gözükmesine neden oluyor.
“Önceden burası çok canlı olurdu, bu saatte bile.” dedi
Nell. “Ama, son zamanlarda dışarı çıkmak çok tehlikeli olduğundan, muhtemelen
insanlar kendilerini eve kapamışlardır.”
“Evet, doğru olabilir. Muhafızlar, bu saatte gördükleri
herkesi öldürseler şaşırmam.”
Şehirde henüz çok az vakit geçirdiğimden, doğal olarak bunun
olduğunu görmemiştim ve hiç olmamış ya da olmayacak olabilirdi ve zihnim ön
yargılar nedeniyle bir döngüye takılıp kalmıştı. Ama, muhafızların şehir
sakinlerini soğukkanlılıkla ve yanlış, boktan suçlamalarla, sadece sokakta
dolaşırken gördükleri için, çoktan öldürmeye başladığını hissetmiştim.
Bir tarih sever olarak bu tarz yöntemlerin, bir yöneticiyi
devirmek niyetiyle yetkiyi eline alan silahlı kuvvetlerin, şehirlerde
uygulayacağı türden yaptırımlardan biri olduğunu biliyordum.
“Her şeyin çok kötü durumda olduğunu duymuştum, ama kendi
gözlerimle görmek gerçekten canımı yaktı.” dedi kahraman. “Bir dakika, sen ne
giyiyorsun Yuki? Ve onu hangi ara giydin?”
“Ne, bu mu?” Yüzüme taktığım maskeyi gösterirken
sırıtmıştım. “Özel bir şey değil. Sadece, kilisenin adamlarına yüzümü
göstermemenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Bir tür iblis lordu olduğumdan,
kilisenin muhtemelen benim doğal düşmanım falan olduğunu sanıyorum.”
Maske harikaydı. Her birinin altında süslemeler olan göz
yarıkları vardı. Sol gözüm bir yıldızın üzerindeyken, sağ gözümün altında ise
bir göz yaşı vardı. Maskenin ağız kısmı yukarı doğru dönmüş, mutlu bir
gülümseme şeklindeydi. Ve her ne kadar, az çok bir palyaçonunkine benzese de,
yine de kötücül bir hava yayıyordu. [2]
Aslında maskeyi yakın bir zamanda satın almıştım. Katalogda
gizlenebileceğim bir kıyafet bulabilmek için uzun zaman harcamıştım ve bu maske
gözüme takılmıştı. O kadar havalıydı ki, gördüğüm an alıp envanterime atmaktan
kendimi alıkoyamamıştım. Onu takarken önümü pek göremiyordum ama yapacak bir
şey yok. Sonuçta gizlenmek için bir şeye ihtiyacım var. Peki, tamam, yalan
söylediğimi itiraf ediyorum. Bunu takmamın tek sebebi çok havalı olması. Yanlış
da düşünmüyorum. Tek gördükleri havalı maskenizse, yüzünüzü kimse hatırlamaz
sonuçta. Lanet olsun bu o kadar zekice bir fikir ki, kendimi tebrik etmek için
başıma hafifçe vurasım gelmişti.
“Maske giymenin pek bir anlamı olduğundan pek emin
değilim...” dedi kahraman tereddüt edercesine. “Ve her şeyin yolunda
gideceğinden emin misin? Eğer yanımda bir iblis lordu getirdiğimi öğrenirlerse büyük
sorun yaşarım...”
“Sorun değil. Her şey iyi olacak.”
“...Ve seni karargaha sokabilmek için elimden bir şey
gelmez, ne söylersen söyle. Bu, riske atamayacağım bir şey, bu yüzden bir süre
dışarıda beklemek zorundasın, tamam mı?”
“Peki, anladım. Merak etme. Sakin ol.” dedim. Zaten sen
etrafta oturup insanlarla görüşürken ben de başka şeyler yapmayı planlıyordum.
İçeri alınsam bile muhtemelen kendi yolumu izleyecektim.
Kilise ve adamlarının hızında ilerlememe gerek yoktu. Tek
istediğim prensi alt edip, övgüyü kilisenin almasını sağlamaktı. Hepsi bu.
Diğer tüm detaylar az ya da çok önemsizdi. Nell’le birlikte gelmiş olmamın tek
sebebi, bilgi toplayabilmekti--kilisede ihtiyacım olan tek şey buydu. Eh. Her
neyse. Her iki durumda da muhtemelen kilisenin neyin peşinde olduğunu anlayana
kadar boş boş oturacaktım ve öğrendiklerimden sonra da planımın nasıl
ilerleyeceğini düşünecektim.
Kahraman, bir ara sokakta bulunan köhne bir binanın önünde
durduktan sonra, gergin bir şekilde, “Böyle söylemene rağmen daha iyi bir
fikirmiş gibi hissettirmiyor...” dedi. “Ama her halükarda buradayız.”
İlk bakışta, zar zor ayakta duracak kadar eski gözüken bir
markete benziyordu. Yanlış yere geldiğini düşünüp, tereddüt ya da endişe
etmeden, belli bir düzende kapıyı çalmıştı. Kısa bir süre sonra boğuk bir erkek
sesi ona karşılık verdi.
“Terminus.” dedi.
“Assemble” diye karşılık verdi Nell.
Kapı kulbunun hemen üzerinde bir panel, yana doğru kayarak
açıldı. İçeriden bir el dışarı uzandı. Avcu açık, yukarı bakıyordu.
“Mührünüz.”
Kahraman, kısa zaman önce, Lefi ve benim insan şehrine
girmemiz gerektiği zaman kullandığı mührü çıkarıp teslim etti. Adam mührü içeri
aldı ve onu sessizce inceledi.
Sessizlik, birkaç, rahatsızlık veren an boyunca devam
etmişti.
“Dönüşünüzü bekliyorduk leydim.” Tekrar konuşmaya
başladığında ses tonu tamamen değişmişti. “Hala sağlıklı olduğunuz için çok
memnun olduk. Zahmet verdiğimiz için özür dilerim, ama içeri girmenize izin
vermeden önce, sizi tanıyan bir üyemizi ararken, burada bir süre beklemenizi
rica edeceğim. Ne yazık ki, kurallar kuraldır ve onlara uymamız gerekir.”
Adamın karşılık beklemeden kapıdan ayrıldığını hissettim.
“Vay anasını, bu harikaydı,” etkilenmiş bir şekilde kendi
kendime mırıldanmıştım. “Siz kiliseyi cidden kötü ve gizli bir cemiyetmiş gibi
gösteriyorsunuz.”
“...Bu tarz fikirlerini kendine saklaman gerektiğini
düşünüyorum.” Nell, kızmıştı.
Biliyorum. Kusura bakma.
“Nell! Döndün!”
Gıcırtılı, yarısı çürümüş kapı, öyle sert bir şekilde
çarparak açılmıştı ki, menteşelerinden fırlayacak sanmıştım. Bir tane kadın
içeriden dışarı fırlayıp kahramana aşırı enerjik bir şekilde sarılmıştı.
“Seni tekrar görmek de çok güzel Carlotta.” Nell de ona
sarılıp, kollarını sevgi dolu bir şekilde kadının beline doladı.
Sıkı sıkı sarılan ablamız bayağı güzeldi. Vücut hatları
yerindeydi ve güzel yüzünde bir bilgelik havası dolaşıyordu. Nedenini
bilemiyordum ama, bir tür inatçı, boyun eğmez türden biri olduğu havasını da
veriyordu.
Zırhı aşağı yukarı Nell’inkine benziyordu. Tasarımı hafifti
ve belindeki kılıçla birlikte, bir tür paladin ya da kutsal bir şövalye havası
veriyordu; kiliseyle bağları olduğu besbelliydi. Sanırım Nell, buluşması
gereken bir grup olduğunu falan söylediğinde, bahsettiği kişilerden biri buydu.
“Bana senin görev sırasında kaybolduğunu söylemişlerdi! Çok
meraklandım!” sarılgan sarılganoğlu hanımefendi, kahramanı bir abla şefkatiyle
boğarken, haykırmıştı. [3] “Başkentin güvenliği daha da sıkılaştı. Son
zamanlarda dışarıdaki birimlerimizle hiçbir şekilde iletişim kuramıyorduk.
İçeri girebildiğin için aferin sana!”
“Neden olduğum tüm üzüntülerden ötürü gerçekten özür
dilerim.” dedi Nell.
“Sorun değil, senin suçun değil! Benim için önemli olan
senin güvende olman!” Diğer şövalye de araya girip kahramanı korumuştu. “Hepsi
sana böyle saçma emirler veren yetkililerin suçu.”
Saçma emirler mi...? Ah, Nell’in benim bölgeme
gönderilmesinden bahsediyor olmalı.
…
…
...Bir dakika. Saçma emirler mi...? Hadi oradan! Bize
geldiğinde yaptığı şeyler, kaplıcada takılmak, arkasına yaslanmak ve eve
dönmeden önce rahatlamaktı!
“Bu arada,” dedi Nell. “Seninle tanıştırmak istediğim biri
var Carlotta.”
“Biri mi var...?”
Nell bahsettikten sonra, diğer şövalye beni fark etmişti.
Nell’i bırakıp benim olduğum yöne doğru sert bir şekilde baktı. Tetikte olduğu
belliydi. Onu böyle görmek, bana klasik Japon klişelerinden birini
hatırlatmıştı. Elimden cidden gelmiyor ama onu, sapkın niyetleri olan biri
tarafından yenilmiş birinin, “Ö... Öldür beni.” repliğini söylerken hayal
ediyordum. Lanet olsun, ne pislik biriyim ben ya. [4]
“O benim yeni... grup üyelerimden biri.” dedi Nell. “Onunla
bir süre önce tanıştım ve o zamandan beridir aşağı yukarı hep birlikte
dolaşıyoruz. Bize yardımı dokunacağını düşündüğümden, onu da benimle birlikte
getirdim. Gerçekten güçlü ve güvenilir birisidir.”
Yumuşak bir şekilde kutsal şövalyenin olduğu yöne doğru
elimi sallayarak, “Tanıştığıma memnun oldum,” dedim. “Adım Wye. Beni bir tür
hizmetkar gibi düşünebilirsiniz.”
“Gerçekten ona güvenebileceğimizden emin misin...?” diye
sordu şövalye. “Giydiği maske onu gerçekten şüpheli gösteriyor...”
“E-eminim.” dedi Nell. “Maskenin biraz tuhaf göründüğünün
farkındayım ama o gerçekten iyi birisi...”
Bu da neydi şimdi? Maskeye lafınız varsa, bunu yüzüme
söyleyin lan!
[1] Kamen Rider göndermesi. Japonların, özellikle 80’lerde
ve 90’larda meşhur olmuş, aşırı efektli, live-action dizi/filmlerinden biri
(türün ismi tokusatsu). Bizim ülkede en bilineni Power Rangers’tır muhtemelen.
O da zaten bir Japon yapımından uyarlamaydı zaten ^^. Neyse, bu dizi/filmde,
Shocker ismindeki dünyayı ele geçirmek isteyen bir organizasyonun kullandığı,
bazı geliştirmeler yapılmış ve sadece “Yi” (ya da ingilizcesi, Yee) diyen
insanlardan oluşan bir ordu üyesi.
[2] Hunter X Hunter, Hisoka göndermesi. Benzer şeyler diğer
dizi/filmlerde de görülebilir, bkz. Gundam heavyarms maskeleri.
[3] Orijinali, bir kısmınızın bileceği meşhur meme olan “somethingy
Mcsomethingface” kalıbını kullanmıştı. Ben de bu şekilde uyarladım. Bence güzel
oldu ^^
[4] Japon porno klişesine gönderme(?).
***
Çevirmen Notu: Gençler, ilk çevirim olduğundan ve
başlangıçta nasıl çevirmem gerektiğini bilmediğimden bazı kelimelerin çevirisi
pek içime sinmemişti. Bazı kelimeleri artık duruma daha uygun, daha esnek ve
günlük kullanıma/bilinirliğe göre çevireceğim. İlginiz için teşekkürler!