POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ

Mirasçı Bölüm 13: Bölüm

Çeviri : Sanseiu
Düzenleme : Sanseiu
Okunma : 44
Tarih : 30 Temmuz 2019
Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

“Hesabı kapattım eski dostum!”

Kolları kesik elbisesinden fırlayan kaslı kollarını birbirine dolamış olan genç çocuk, sırtını kendi gövdesi kadar kalın ağaca yaslamış soluklanıyordu.

Sakince akan suyun bu tarafında sadece yeşil kırmızı yapraklara sahip ağaç vardı, dallarından kılıçlar sarkıyordu sanki. İnce yassı yaprakların kenarları tırtıklı, uçlarıysa sivriydi.

Bir elinde tuttuğu kızıl yaratığın büyük başını bırakmadan, diğer elindeki yüzüğün içinden ölü bedenler fırlamaya başladı. Akarsuyun bir yanı cennet bahçesi gibi çeşit çeşit çiçekle bezeliyken, diğer tarafı cesetlerden uluşan bir dağ, bir ağaç ve keskin bakışlı bir gence ev sahipliği yapıyordu.

“Ben iyileşirken sen de bunların yaşam enerjilerini özümse, bittiğinde derin mirasa adım atmayı deneyeceğim!”

Mel üzerindekileri çıkarıp suya girdiğinde, daha önce beline kadar gelen su ancak dizine yetişiyordu, bu nedenle adım adım daha derin bir yere doğru geçti. Vadide yaşanan mücadele yaratık sürüsüyle arasındaki kan davasının sonu olduğundan, üzerinde onlarca kesik ve yara oluşmuştu.

İlginç olan bunların bazılarının kısa zamanda sanki hiç var olmamış gibi silinip gitmesiydi, Mel’ in bedeni yeniden o garip ve çekici ışığı yaymaya başladı.

Suyun içindeki çocuğun sadece başı dışarıda kalmıştı, kısa saçları sıçrayan sulardan ıslanırken yüzünde hiç mimik yoktu. Yüz hatları geçen iki buçuk yılda keskin değişiklikler yaşamıştı, çok yakışıklı sayılmasa da insanın ilgisini çekecek bir cazibe vardı simasında.

Bu sefer mücadele tam bir meydan savaşına döndüğünden dinlenme süresi de artmıştı, sudan çıkıp karaya ayak basması üç saati buldu genç çocuğun.

“Savaş ateşim tam sönmeden bu işi bitirelim!”

Kızıl yeşil yapraklı ağaca bakarak konuşan Mel, henüz üç saat önce her yerinde cesetler olan toprakta rahatça yürüyordu çünkü ne kan, ne ölü beden, ne de daha önce burada olduklarına dair en ufak iz yoktu.

Ağacın karşına geçip bağdaş kuran Mel gözlerini kapatıp derin nefesler almaya başladı, kaslı bedeninden süzülen sular toprağa düşerken, kırmızı damarlar ağacın altında görülmeye başladı.

İki saniye sonra kamçı misali titreyen binlerce enerji akımı Mel’e ulaştı, genç çocuğun bedeni titremeye başlasa da gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Aynı anda kollarındaki damarlar şişmeye başladı, yeşil yılanlar birbirine girmiş dövüşüyordu sanki.

Ağacın dalları da şiddetle sallanmaya başladı, dallarından dökülen yapraklar girdaba kapılmış gibi Mel’e doğru yöneldiler. Önce ayaklarının dibinde birikmeye başladılar ama ardından o kadar çoğaldılar ki çevreledikleri çocuğun sadece şekli görünüyordu.

“Neredeyim ben, nefes alamıyorum!”

Mel çılgınca bağırıyordu ama sesi çıkmıyordu, etrafını saran sıvının içinde hareket etmek çok zordu.

“Gerçek olamaz, az önce derin mirasa geçmeye çalışıyordum. Burası Enerji Sarayı gibi bir yer olmalı, zihnimde bir yere mi geldim yoksa?”

Aklından aynı anda yüzlerce soru geçiyordu genç çocuğun, paniğe kapılmıştı çünkü gerçekten nefes alamıyordu.

“Bir şeyler yapmalıyım, buradan kurtulmam lazım!”

Kendi etrafında dönmeye başladı Mel, ağır ve yapışkan sıvının içinde ağır çekim hareket edebilse de gözlerini dört açarak çabaladı.

Zaman akıp gidiyordu ama gözleri daha ortama alışamadığından kör hamleler yapmaktan başka şansı yoktu, debelenerek bir yöne doğru ilerlemeye başladı. Ellerini öyle hızlı sallıyordu ki, önündeki yoğun sıvıdan sıyrılıp akabileceği küçük kanallar açmayı sonunda başardı.

“Buldum, sonu varmış buranın. Eğer bu sert duvarı kırarsam kurtulabilirim!”

Mel’ in eli sert bir cisme çarptığında hareketleri durdu, bir süre yokladıktan sonra önüne çıkan engele vurmaya başladı. İçinde tutabildiği hava her pençede normalden hızlı tükenirken, Mel ardı ardına saydırıyordu.

Bir dakikada bu şekilde geçince, genç çocuk vurduğu duvarın önünde gücünü kaybetmiş bir şekilde süzülür duruma geldi, yapışkan sıvının içinde asılı kalmıştı.

“Böyle olmayacak, tek bir kuvvetli vuruş yapmam lazım!”

Mel, aklından geçen düşüncelerin ardından, bu tuhaf yerde gözlerini açtığından beri ilk defa sakinleşti, tüm dikkatini içindeki gücü toplamaya odakladı. Bütün yaratık sürüsünün enerjilerini özümsemiş ağacın karşısına oturduğundaki hislerini geri kazanmaktı amacı ve birkaç saniye sonra ona akın eden kırmızı enerjileri hissetmeye başladı.

Derisinden sızıp damarlarına ulaşmasını, oradan tüm bedeninin içinden geçerek ellerine varmasını izledi. Eli çoktan üç parmaklı bir ejder pençesi formuna bürünmüştü ama bu sefer görünüşü bir başkaydı.

Derisinin üzerinde büyük pullar vardı, üç parmağının ucunda uzun ve keskin görünen çıkıntılar belirmişti. Kolu dirseğine kadar aynı pullarla kaplıydı, bu durum karşısında suratında hiç ifade yoktu Mel’ in.

Sanki olması gereken buymuş gibi sakin bakıyordu, nefes alış verişi de kısa soluklardan uzun nefeslere dönmüştü.

“Biraz daha, pençelerime biraz daha enerji lazım!”

Pençelerindeki yeşil renkli enerji ışıltısı an ve an daha çok parlıyordu, bu sırada Mel iki elini bedeninin yanında tutmuş, doğru anı bekleyen bir ejder gibi vücudunu saldırı formuna soktu.

“Şimdi!”

Son kırmızı enerji akımı bedenine girdiğinde haykırarak saldırdı, çapraz halde salladığı pençelerinden çıkan iki enerji akımı, çıkış umudu olan duvara sertçe çarptı.

Bu sefer olmuştu, daha önceki saldırılarından etkilenmeyen duvarın üzerinde çarpı şeklinde bir iz belirdi, ardından küçük çatlaklar etrafında yayılmaya başladı.

Ufacık bir delik açılmıştı, ufacıkta olsa bir kurtuluş umudu bulan Mel keyifle gülümsedi. Sonra o küçük delikten içeri bir ışık demeti girdi,  genç çocuğun üzerine gelen ışık gözlerini kör edecek kadar parlaktı.

“Ahhhhhh!”

Kırmızı yeşil yapraklar havaya uçuştu, çığlık mağaranın duvarlarından ilerleyerek uzaklaşana kadarda yere düşmediler.

Mel, gözlerini dedesinin ona bıraktığı mağaranın içinde açtığında panik halinde etrafına bakındı, o yoğun ve yapışkan sıvının içinde olmadığını görünce ancak sakinleşti.

“Başardım, hissedebiliyorum. Pençelerim evrim geçirdi, içimde akan gücü hissediyorum!”

Koşarak ağacın gövdesine sarıldı genç çocuk, iki buçuk yıl boyunca tek dert ortağı olan kişiyle paylaştı sevincini.

Gözü ağacı saran kollarına takıldı, yoğun sıvının içindeyken onları gerçekten birer ejder pençesine dönüşmüş halde gördüğünü hatırladı. O zaman sahip olduğu kudret aynı şekilde duruyordu ama görünüş olarak normal bir insanın kollarından hiçbir farkı yoktu uzuvlarının.

“Kristal kuklalar bekleyin beni, bakalım artık bana direnebilecek misiniz?”

Bedenine yapışan birkaç yaprağa aldırmadan fırladı Mel, hedefinde mağaranın içindeki dövüş alıştırmaları için yapılmış salondu.

Kemerli kapıdan geçince durmadı, hedefindeki kristal kuklaya doğru pençe haline gelen elini salladı. Üç kanaldan oluşan enerji dalgası havayı yararak ilerledi, iki saniye sonra kuklanın üzerinde patladığında yüksek tavanlı salon çıkan sesle inledi.

Sonuç muhteşemdi, parlak kristalden yapılma kuklanın tüm üst bedeni parçalanmıştı, hatta arkasındaki diğer hedefinde kollarından biri yoktu.

“İşte bu, artık sizi vurmadan da parçalayabiliyorum!”

Pençelerde biriken enerjiyi temas etmeden hedefe ulaştırmak Ejder Pençesi’ nin ikinci kısmının amacıydı ama belli ki Mel kristal kuklaları daha önce bu şekilde parçalayamıyordu.

“Sığ Miras’tan Derin Miras’a geçtiğime göre, kitabın okuyamadığım yerlerini görmem gerekiyor!”

Hemen kendisine miras kalan kitabı çıkardı Mel, eskiden iki eliyle zor taşıdığı kitap şimdi ellerinde çok daha rahattı.

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm
Çevirmen Notu

...


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (0)