Overlord
Kapanış
Kapanış
Soğuk gece rüzgarı uğuldayarak esti.
Rüzgar Brain Unglaus’un saçlarını ve kıyafetlerini
dalgalandırdı.
“Hava buz gibi…”
Soğuk rüzgar ağzından çıkan beyaz buharla beraber
mırıltısına alıp uzaklara taşıdı.
Bedeninin her bir köşesi şu an donuyordu.
Brain E-Rantel surlarının üstünde, üçünün savaştan önce
buluştuğu yerde durmuş, amaçsız bir şekilde bakınıyordu.
Dışarıda karanlık dışında hiçbir şey yoktu.
Savaş sırasında… Hayır, Katze Ovası’ndaki katliam sırasında
Krallık’ın vatandaşlarından birçoğu hayatını kaybetmişti.
Savaş alanından çıkarken ne gördüğünü hatırladı.
Yenilmiş insanlar yırtık ve hırpalanmış kıyafetleriyle
cansız bir şekilde ayaklarını sürüyordu.
Brain gibi ölümün ve yaşamın kıyısında dolanıp duran bir
savaşçı bile o mahşeri manzarayı aklından çıkaramıyordu. Üstelik hepsi tek bir
büyü kullanıcısı tarafından yapılmıştı.
Surlarla korunan E-Rantel bile çok güvenli bir yer sayılmasa
da kaçan askerler yorgun ve bitkin bir şekilde ipleri kesilmiş kuklalar gibi
buraya sığınmıştı. Bulabildikleri yerlere tünemiş ve ölü gibi hareketsiz bir
şekilde uyumuşlardı.
Brain yavaşça nefes verdi.
Ardından sessiz bir şekilde gökyüzüne baktı.
“Düşünmeden edemiyorum… Artık hiçbir şeyin önemi kalmadı.
Brain ellerine baktı.
O adamın cansız bedenini taşırken müthiş bir yük
hissetmişti. Ne kadar denese de bunu unutamıyordu.
Harika bir insan ve harika bir rakipti. Her zaman bir adım
önde olurdu.
O adamın, Gazef Stronoff’un, ölümü Brain için cidden büyük
bir kayıptı.
Brain’e göre Gazef sıradan bir rakip değildi. Varlığı tek
bir kelimeyle özetlenemezdi.
Dövüş turnuvasında ona ve yükselen onuruna karşı kaybetmişti
ve Brain o günden sonra Gazef’e karşı kazanma hırsıyla yanıp tutuşmaya
başlamıştı. Tüm bunlar yüzünden Brain, Gazef’in olamadığı şeyler olmuştu.
Brain Unglaus, Gazef yüzünden yaşamış, büyümüş ve kendini
geliştirmişti. Gazef denilen adamın gücü Brain’in geçmesi için hayatını
adamasını gerektirecek kadar fazlaydı. O her zaman geçilemeyecek bir duvar
olmuştu. Ve de babası kadar yakın tek kişi…
Ardından birden bire geçmesi gereken hedefi yok olmuştu.
Gazef Stronoff, Brain’in gözlerinin önünde ölse bile
heybetli bir dağ gibi dikilmişti.
Brain bir keresinde Shalltear Bloodfallen ile birlikte
gerçek gücün ne olduğunu görmüştü. O sıralarda bir süreliğine depresyona
girmişti ve kendini kurtaramıyordu.
Güçlü olduğu gerçeğine güvenmesine rağmen Shalltear
tarafından yenilince güçsüz olduğunu anlamıştı. Brain bunu çok rahat bir
şekilde kabullenebilirdi.
Ama Gazef farklıydı.
“Ainz Ooal Gown çok rahat bir şekilde Shalltear Bloodfallen
kapasitesinde bir canavardı. Buna rağmen Gazef ona meydan okudu.”
Ayrıca kendi hayatı gibi değersiz bir sebepten düello
istememişti. Gazef’in gösterdiği tavır, Brain’in bir bebek gibi ağlayarak
Shalltear’a kılıç salladığı halinden çok daha farklıydı.
Nasıl böyle olabilmişti?
“Anlamıyorum. Neden kaçmadın ki?”
Konuşma ona tıpkı kan kusmak gibi zor geliyordu.
“Neden ölmeyi seçtin? O canavardan kaçmak daha iyi olmaz
mıydı? Gücünü korusan ne olurdu? Neden?! Ölmek istiyorduysan ben de seninle
ölmek istiyordum!”
Eğer Gazef’i geçemeyecekse onunla birlikte ölmek istemişti.
Brain bakışlarını kemerindeki silaha çevirdi.
Bu silah Jilet Kenar idi. Geçici süre taşımasına izin
verilmişti.
Brain Jilet Kenar’ı çekti ve bir dövüş sanatı aktive etti.
“[Dörtlü Işık Keskisi]”
Gazef’in Brain’i turnuvada yenerken kullandığı teknik.
Dört ışık yayı yakınlardaki tırabzanları paramparça etti.
Kılıç metali sanki suyu kesiyormuşçasına rahatlıkla kesmişti.
“Sen… Böylece… Sana hayranlık duydum… Seninle birlikte ölmek
istedim. Neden yanında savaşmamı
istemedin? Neden seninle ölmeme izin vermedin!”
Brain elleriyle yüzünü kapattı.
Gözleri yanıyordu ama gözyaşları akmamıştı.
Tam o sırada Brain’in kulaklarına birkaç ayak sesi geldi.
Buraya sadece tek bir kişi gelebilirdi.
“İnsan yaşlandıkça gözyaşları akmaz derler. Sanırım bu
doğruymuş.”
Bence senin için değerli olan kişileri kaybetmenin yaşla bir
ilgisi yok.”
Boğuk bir ses beklemişti.
“Affet beni Climb-kun. Her şeyi sana yükledim.”
Brain gözlerini ovaladı ve kılıcını geri kınına soktu. Climb
garip bir ifadeyle yanında durdu.
“Ancak… Orada olsam bile bir işe yaramazdım değil mi? O
şartlar altında kimse Kral’ı öldürmeye çalışmazdı. Söylesene, sonra ne oldu?”
“Prens Barbro hâlâ dönmediği için onu aramak için bir ekip
yolladılar.”
Ve bunun için harcayacak askerleri olmadığı için
maceracıları görevlendirmişlerdi.
“Ondan sonra ise E-Rantel’i teslim etme olayı var. Herkes
hemfikir oldu. Tüm soylular onayladı. Kral bile.”
Kraliyet Partisi’ndeki soylular bile onaylamıştı.
Şeytani kargaşa sırasında kraliyet partisinin gücü oldukça
artmıştı. Güçleri artmış olsa da Katze Ovası’na gönderdikleri ordu muazzam
kayıplar vermişti ve bunun da büyük sonuçları olacaktı. Özellikle de Kraliyet
tarafından yönetilen E-Rantel’i verirlerse en büyük kayıpları kraliyet ailesi
verecekti. Bunu büyük ihtimalle hayatta kalmak için yapmışlardı.
Bu sefer kraliyet partisi zayıflarken soylu partisi
güçlenmişti.
Gelecekte bu ne anlam ifade edecekti?
İstemsizce Climb’a baktı ve titrediğini gördü.
Öfkeden çok korkudan titriyordu. Savaştaki korkunç
görüntüler aklına gelmiş olmalıydı ve bu titreme de büyük olasılıkla bunun bir
işaretiydi. O mutlak umutsuzluk hâlâ bedeninde ve kalbinde duruyor olmalıydı.
“Şimdi bile, onları düşündüğümde bedenim kendiliğinden
titriyor.”
Bahsettiği şeyler insan dışı bir biçimde güçlü olan o şeyler
olmalıydı.
“Hey, söylesene. Gazef neden bir düello istedi?”
Climb’ın suratını şaşkınlık kapladı. Tam ne dediğini
anlamadığını düşündüğü ve cümlesini tekrar edeceği sırada Climb cevap verdi.
“Sadece kendi fikrimi belirteceğim, olur mu?”
“Olur. Söyle bakalım.”
“Bize göstermek istemiş olabilir mi?”
“Neyi göstermek?”
“Büyücü Kral Ainz Ooal Gown’un gerçek gücünü. Eğer öyleyse
bize bir gelecek bahşetmek istemiş olmalı.”
“Gelecek mi=”
“Evet. Gelecekte ona karşı savaşmamız gerekirse onun
hakkında bilgi edinip taktik geliştirmek için.”
Bu hiç beklenmedik bir cevaptı. Fakat duruma tam uyuyordu.
Climb doğru bir şey söylemişti.
O adam küçücük bir bilgi kırıntısı edinebilmeleri için
hayatını ortaya koymuştu. Buna rağmen Büyücü Kralı bir büyü kullanıcısı
olmasına rağmen korumaları olmadan yakın dövüşe girmişti. Yine de Gazef onunla
bir daha savaşmak zorunda olmalarına karşı hayatını vermişti. O zaman bu
fırsatı kime verecekti?
Brain kendi kendine güldü. Böyle olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Bu durumda… Gazef’in ne düşündüğünü artık biliyordu.
Brain düşünceler arasında kaybolmuşken Climb, sessizliğe
daha fazla katlanamıyormuşçasına bir soru sordu.
“Eğer yanılmıyorsam Stronoff-sama diriltilmek istemiyordu?”
“Gazef öyle birisiydi.”
Yeniden doğma büyüsü kullansalar bile bu, birinin
dirileceğini garantilemiyordu. Efsanelere göre birisi hayatından memnunsa
yeniden dirilmeyi reddedebilirdi.
“Kral henüz bunu kabullenmişe benzemiyor.”
“Gayet doğal. Ama o herif bir daha gelmeyecek. Yine de
oldukça sürprizdi.”
“Evet. Gazef-sama’nın ne düşündüğünü anlayamıyorum. Hayata
gelip sadakatini sunmaya devam etse olmaz mıydı? Ben olsam öyle yapardım.”
“Öyle mi? Bence de öyle yapardın. Ama bana gelirsek…
Öldükten sonra beni geri getirme. Yaşamımdan mutlu değilim ve… Daha da devam
edebileceğimi sanmıyorum.”
“Ben ise yine de dönmeyi seçerdim. Yapabilirsem bedenimi toz
olana kadar Renner-sama’ya adamak istiyorum.”
Krallık’ta sadece tek bir kişi yeniden canlandırma büyüsü
kullanabilirdi. Bunun için isteyeceği bedelin de haddi hesabı olmazdı. Ama
mezardan çıkmanın bedeli buydu.
Şeytani kargaşa sırasında tüm maceracılar teknik olarak tek
bir takıma aitti, bu yüzden bir istisna olmuştu. Ancak normal şartlarda yeniden
canlanma çok yüksek masrafları olan bir şeydi. Normal siviller ve askerler tüm
hayatları boyunca çalışsalar bile bunu karşılayamazdı. Aynısı Climb için de
geçerliydi.
Prenses-sama’n
memnuniyetle o ücreti öderdi, Brain aklındakileri söylemedi. Onun yerine
“Öyle mi?” demekle yetindi.
Tekrar bir sessizlik çöktü. Sessizliği bozan kişi bu sefer
Brain oldu.
“O herifi yenmeyi cidden de istiyordum.”
Climb cevap vermedi. Brain de cevap vermesini istemiyordu
zaten. Hayır, mantıklı düşündüğünde Climb için bu sözler gereksizdi. Ama
nedendir bilinmez, yine de söylemek istiyordu. Kalbinde birçok şey birikmişti.
“Geçmişte ona kaybettim. O yüzden onu yenmek istedim. Ama
şimdi bu imkânsız… Gitmesine izin verdim.” Brain gökyüzüne baktı. “Siktir…”
“Brain-san.”
Ne yapmalıyım?
Gazef’in vasiyeti
konusunda ne yapmalıyım?
“Hayır, böyle olmalı. Niye kafam bu kadar karıştı ki? Sadece
iki seçenek var. Yola devam et ya da etme. Galip mi… Olmak istiyorum? Şey gibi
mi…”
Her şeyin sonunda tek bir cevap yok muydu?
Brain vahşi bir şekilde gülümsedi ve Jilet Kenar’ı havaya
kaldırdı.
“Hıh! Kim yoluna devam edemez ki!”
Brain kalbinin derinliklerinden bağırdı.
“Ölmeyi seçen sensin! Nasıl kolay yolu seçebilirsin be? Git
de tahtalı köyde pişmanlık duy! Ben… Ben seni kendi şeklimde geçeceğim! Climb!
Haydi gidip içelim! Biraz şarap alıp eğlenmemize bakalım!”
Ne yapacağını bilmiyordu.
Ancak Gazef’in vasiyetini öylece almak da istemiyordu. Eğer
öyle yaparsa, ne yaparsa yapsın onu geçemezdi.
Ayrıca gelecekte büyük ihtimalle Gazef’i tekrar tekrar
düşünmeye devam edecekti. Ancak şu an kendini kaybedip unutabilirdi.
Elleriyle Climb’ın omuzlarına vurdu ve zorla yürümesini
sağladı. Ellerindeki yük azalmış gibi hissediyordu. Çok az bile olsa.


