Sıfır İnananlı Tanrıça ile Isekai'yi Temizlemek - Sınıf Arkadaşları Arasındaki En Zayıf Büyücü
Takatsuki Makoto ve Lucy
◇Lucy’nin Bakış Açısı◇
Ben hala çocukken...
“Hey, anne, sen ve babam nasıl
sevgili oldunuz?”
Bütün dünyayı dolaşan ve yılda
sadece bir kez görüşebildiğim anneme bir soru sordum.
Babamın gerçekten uzak bir yerde
olduğunu ve birinci sınıf bir iblis soylu olduğunu duymuştum. Görünüşe göre
güçlü bir iblisti.
Elf büyücü annem neden bir
iblisle evlenmişti?
Bilmek istiyordum.
Annem güldü ve cevapladı.
“Fufu, anılarımı hatırlıyorum.
Yolculuğumun ortasında babanla, kaderle karşılaştım.”
Bana kendi hikayesine çekilmiş gibi
gözlerle anlatmaya başladı.
“Yanıyormuş gibi görünen saçlı,
çeliğe benzeyen sert bir gövdeli; yakışıklı bir adamdı. Onunla tanıştığım anda
‘o’ kişi olduğunu düşündüm. Bu yüzden ona hemen saldırdım!”
“Anne, çok tutkulu!” (Lucy)
"Değil mi?! Fakat baban
harika bir insandı ve itibarlı bir iblisti, bu yüzden çok fazla rakibim vardı.”
Görünüşe göre babam, kadınlar
arasında popüler bir iblismiş.
“İblislerin aşkı basitti. Güçlü
olan kazanır!”
“He?” (Lucy)
Hikaye bir anda garipleşmişti.
“Annen güçlü bir büyücü, değil mi?”
“E-Evet…” (Lucy)
Bahar Kütüğü’nde annemden daha
güçlü bir büyücü olmadığı doğruydu.
Annem Odun Ülkesi’nin Kahramanı’ydı
ve Odun Kahini’nden daha güçlüydü.
Ama bu aşkta gerekli bir şey miydi?
“Tüm rakipleri yendim. Ama kalan
son iblis kadın güçlüydü.”
“N-Ne oldu?” (Lucy)
“Hımm? Savaştık, açıkçası. Ama
yüz kere düello yapsak bile kazanana karar veremedik.”
“…Y-Yüz mü?” (Lucy)
“O kadını 2-3 kez küle
dönüştürdüm, ancak itibarlı iblislerin birkaç canı var, bu yüzden canlandı,
biliyorsun~ Ben de birkaç kez öldürüldüm. Otomatik canlanma büyüsü ile
canlanabildim.”
“……”
Şok olmuştum.
Sorduğum için pişman olmak
üzereydim.
Evlenmek bu kadar zor bir şey miydi?!
“Ve sonra o kadın iblisle fark
ettik. Bir sonuca varamazsak belki ikimiz de onunla evlenebilirdik.”
“He?” (Lucy)
“Dediğim gibi ikimiz de güçlere
katıldık ve ona yaklaştık -zorla.”
Annem bunu çok tatlı söylüyordu
ve bana göz kırptı, ama hikaye hiç de sevimli değildi.
“B-Bu arada, diğer eş ne tür bir
iblisti?” (Lucy)
“Hmm, doğru hatırlıyorsam Şeytan
Kraliçesi idi. Bana göre bile şehvetliydi.”
“A-Anladım…” (Lucy)
Şeytan Kraliçesi?
Bu onun dişi İblis Efendisi
Lilith olduğu anlamına mı geliyordu?
Hayır hayır, imkansız…
Annem normalde söylediklerini
abartırdı.
“Bu arada, babam nerede?” (Lucy)
Bu zaten birçok kez sorduğum bir
soruydu.
“Hmm, baban şu anda çok tehlikeli
bir yerde. Güçlendikten sonra seni oraya götüreceğim, tamam mı?”
Cevap her zaman böyleydi.
Tanrım, bana çocuk gibi
davranıyordu!
"Biliyorum! Kuzey kıtasında,
şeytani kıtada, değil mi?!” (Lucy)
İblisler, şeytani kıtadaydı.
Bunu okulda öğrenmiştim.
“Lucy, şeytani kıtadaki
iblislerin hepsi çoğunlukla barbar insanlar. Babanın böyle bir yerde olmasının
hiçbir yolu yok.”
Annem bunu sanki gerçekten hoşnut
olmamış gibi söyledi.
Ama kısa süre sonra ışıltılı
ifadesine geri döndü.
“Fufu, muhtemelen 10 yıl sonra
muhteşem bir büyücü olacaksın. Bu olduğunda babanla buluşalım.”
10 yıl sonra ha.
“Belki de o zamana kadar sevdiğim
biri olur.” (Lucy)
“Eminim muhteşem bir adamla
tanışacaksın. Sonuçta sen benim kızımsın. ”
Annem kafama bir elini koydu ve
güçlü bir şekilde söyledi.
"Aşk savaştır! Aşık olduğunda
tüm gücünle saldır! Spesifik olmam gerekirse onu tenha bir yere götür ve
vücudunu onun vücuduna yapıştır. Mümkünse o zaman aşırı dekolteli bir şeyler
giy ve…”
Annem eğleniyormuş gibi
konuşuyordu.
…Uzun zaman önce annemle yaptığım
konuşmayı hatırlamıştım.
(…Odan sonra büyükbabam annemi
'torunuma ne öğretiyorsun?!' diyerek azarlamıştı.) (Lucy)
Beni nostaljik hissettirdi.
O zaman anlamamıştım, ama şimdi
anlıyordum.
Annem deliydi.
Ama haklı olduğu şeyler vardı.
Birine aşık olduğunda kendin
harekete geçmelisin.
Beklememelisin.
“Son zamanlarda birçok kız onunla
Maceracı Loncası'nda konuşmaya geliyor…” (Lucy)
Bir süre önce Makoto kanepeye uzandı
ve ne kadar acı çektiğinden şikayet etmişti.
Görünüşe göre yabancılarla arası
iyi değildi, bu yüzden sohbet edemiyordu.
(Tamamen hedefleniyorsun! Bunu
anlıyor musun?) (Lucy)
Hiç anlamıyormuş gibiydi...
Bir keresinde loncada böyle bir
konuşma duymuştum.
“Hey hey, Makoto-san'ın bir kız
arkadaşı olmadığını duydum.”
“He? Aynı gruptan Lucy ve Aya peki?”
“Görünüşe göre onlar onun kız
arkadaşı değiller.”
“Hee, o halde bu bir şansımız
olduğu anlamına mı geliyor?”
Ne diyorsunuz?!
Ona Goblin Temizleyici diyerek dalga
geçenler siz değil miydiniz?!
"Bir ara içkili parti
yapalım ve Makoto-san'ı davet edelim!"
“Onun zayıf bir içici olduğunu
duydum.”
“O zaman onu alkolle
zayıflattıktan sonra…”
Bu kötü.
Kadın maceracılar anormal
derecede agresifti.
Kızlar tüm hayatları boyunca
maceracı olmaya devam etmek istemiyorlardı ve parlak bir geleceğe sahip bir
koca bulabilecekleri ve hemen emekli olacakları birçok durum oluyordu.
Makoto yeni bir Kahraman’dı ve
kız arkadaşı yoktu, bu yüzden çok sevilen bir hedef olmalıydı.
Aya'nın bana öğrettiği bu tanıma
uyan bir kelime vardı: servet avcısı.
Bu yüzden evin bahçesinde bir
kediyle oynayan Makoto ile konuştum.
◇Takatsuki Makoto’nun Bakış Açısı◇
"Burası burası." (Lucy)
Lucy tarafından davet edildikten
sonra geldiğimiz yer tanıdık Büyük Orman’dı.
Daha derine iniyorduk.
“Hey, çok derine inmek
tehlikeli.” (Makoto)
"Sorun yok. Bende [Gizlice
Dinleme] var, bu yüzden 1 km mesafede düşman olup olmadığını söyleyebilirim.”
(Lucy)
Lucy geriye bakmadan cevap verdi.
O zaman sorun olmamalıydı, ha.
Ama baş başa gitmek istediği yer
Büyük Orman mıydı?
Gerçi, hemen hemen onun bahçesiydi.
(Ah, bir şey var.) (Makoto)
Algım tepki verdi.
Lucy de fark etmiş olmalıydı.
Durdu ve asasıyla pozisyon aldı.
*Pat Pat*
Ağır ayak sesleri yeri sarsıyordu.
Ortaya çıkan 3 Dev idi.
“Lucy!” (Makoto)
Hançerimi çıkardım ve Ruh
Büyüsü’yle vurmaya hazırlandım, ama…
“Sorun değil, Makoto. Bana
bırak." (Lucy)
Lucy asasını kaldırdı.
"Ateş Büyüsü: [Ateş Fırtınası]."
(Lucy)
Üç Dev’e hiç konuşmadan Yüksek
Rütbe Büyüsü yaptı.
“Gyaaaaaah!”
Devler bir ölüm çığlığı attı.
K-Kolayca sona ermişti.
Berrak bir şekilde yakılan
devlerin trajik görüntüsüne baktım.
Bu sefer de parlama şansım
olmamıştı.
Haaah…
İç çekip hançerimi kılıfına geri
koydum.
“İyi iş, Lucy”, deyip geriye
baktım ama Lucy beklenmedik bir şekilde bana bakıyordu.
“Hey, Makoto, hatırlıyor musun?
Burası Büyük Dev tarafından saldırıya uğradığım yer.” (Lucy)
"Gerçekten mi?"
(Makoto)
“Evet, burası beni kurtardığın
yer. Unutmam.” (Lucy)
Büyük Orman'ın benzer birçok yeri
vardı, bu yüzden söylemesi zordu.
Lucy ormanda yetişen bir elf
olduğu için benim söyleyemediğim farklılıkları söyleyebilmeliydi.
“O zaman, dürüstçe sadece önceki grubuma
uymuyordum, bu yüzden sadece iyi biri gibi görünen seninle konuştum…” (Lucy)
“Şey, o zamanlar birbirimizi
tanımıyorduk.” (Makoto)
Elden bir şey gelmezdi.
“Ondan sonra bir grup olarak
maceraya girdik ama hiç iyi gitmedi. Yine de beni terk etmedin ve benim yanımda
kaldın.” (Lucy)
“Evet…” (Makoto)
Ne de olsa hiç kimsem yoktu.
“Ondan sonra bir Griffon'u ateş
büyüsü ile yendin ve sonunda ağır bir şekilde yanmaya başladın. O zaman bana
'Sana ihtiyacım var' dedin, değil mi?” (Lucy)
“Aah, evet…” (Makoto)
Sanırım bunu morali bozulurken
Lucy'yi teselli etmeye çalışırken söylemiştim.
(Eeh, hatırlamıyor musun?) (Nuh)
(Nuh-sama… Hatırlıyorum.
Hafiften.) (Makoto)
(Ne kötü adam~) (Nuh)
Öyle desen bile…
“Ama biliyorsun, aslında fark
ettim. Nazik biri olduğun için daha iyi hissedeyim diye söyledin. Aslında kendi
başının çaresine bakabilirdin, değil mi?” (Lucy)
Gerçekten mi?
“Büyün olmadan tehlikeli olurdu.”
(Makoto)
"Hayır. Tabu Ejderhaları
Laberintos'ta yenildiğinde, Tabu Devi’nin Horun'da, Symphonia’da yenildiği
zamanda bile; Kendin bir şeyi yönetmiş olabileceğine eminim, Makoto. Bensiz
bile bir Kahraman olabileceğini hissediyorum.” (Lucy)
“…Bunun hakkında emin değilim.”
(Makoto)
Çılgın ateş gücüne sahip olmak ve
olmamak arasında çok fazla fark vardı.
Yalnız olmaya geri dönmek istemezdim.
“Seni yakalamak istedim Makoto.
Büyük Bilge-sama'nın evinde eğitim aldım, bana gerçekten ihtiyacın olduğunu
söyleyebilmen için.” (Lucy)
Sonuç olarak şu anda grupta en az
yapacak işi olan bendim…
Bunu düşünürken Lucy benimle olan
mesafesini kapattı, yüzü benimkine çok yakındı.
“Makoto.” (Lucy)
“E-Evet, ne oldu?” (Makoto)
“Güçlendim. Bir Kahramanın
yoldaşı olduğumu gururla söyleyebilir miyim bilmiyorum, ama eskisi gibi sana
ayak bağı olmuyorum.” (Lucy)
“Evet, o devleri gerçekten çok kolayca
yendin.” (Makoto)
Buna kıyasla benim için imkansız
olurdu.
Onları bir su kaynağına çekmem ya
da kontrolden çıkmamaya özen gösterirken Ruh Büyüsü’nü kullanmam gerekirdi.
Verimli değildi veya tüketimi
kötüydü.
…Dürüst olmak gerekirse güçlü
olan Lucy ve Sa-san'ı kıskanıyordum.
“Makoto, son zamanlarda keyfin
kaçık.” (Lucy)
"Gerçekten mi?" (Makoto)
Salim Zihin kullandığım için her
zamanki gibi olmalıydım.
“Evet, sadece bakarak
söyleyebilirim.” (Lucy)
“...”
Söyleyebilir mi?
Son zamanlarda gerçekten biraz kötü
hissediyordum.
Aynı yaştaki sınıf arkadaşlarım
ve maceracılar sonuçta örnek haline geliyordu!
“Hey, güvenilmez olabilirim ama
gücünün bir parçası olmak istiyorum.” (Lucy)
“Sen… güvenilmez değilsin ama?”
(Makoto)
Lucy mesafeyi daha da kapattı.
Ayak parmaklarımızın ucu hafifçe
temas etti.
“Annem sevdiğim kişi kötü
hissettiğinde bunu yapmam gerektiğini öğretti.” (Lucy)
Lucy bunu söylediğinde ayağını
kaldırdı ve…
Dudaklarını benimkine itti.
(?!!!)
Yüzümde yumuşak bir his ve onun
sıcak nefesini hissedebiliyordum.
Düşüncelerim bir an durdu.
Nefes almayı unuttum ve vücudum
felç geçirmişim gibi dondu.
(Lucy beni öpüyor…?) (Makoto)
Gözlerimin hemen önünde Lucy'yi
gözleri kapalı olarak görebiliyordum.
(…Bu anlarda ben de gözlerimi
kapatmalı mıyım?) (Makoto)
Bu benim için bir ilkti, bu
yüzden gözlerim sürekli hareket ediyordu.
Gözümün köşesinden kırmızı bir
şey geçti.
(O neydi?) (Makoto)
Lucy’nin dudakları ayrıldı.
Kırmızı şey kayboldu.
Bu...
“M-Makoto… şimdi daha iyi
hissediyor musun?” (Lucy)
Lucy nemli gözlerle bana bakarken
domates gibi kırmızıydı.
“Hey, Lucy…” (Makoto)
“E-Evet...?” (Lucy)
"Üzgünüm, bir kez
daha." (Makoto)
“He?” (Lucy)
Bu sefer ben onu öptüm.
360° bakışa sahip olmak için RPG Oyuncu’nun
Perspektif Değişimi’ni kullandım.
(İşte! Düşündüğüm gibi, Ateş Ruhu!)
(Makoto)
Tanıdık mavi Ruhlardan farklı bir
kırmızı ışık.
Sadece birkaç taneydi, ama
etrafta yüzüyorlardı.
(Onları kontrol edebilir miyim?)
(Makoto)
Ruh Dili konuşmayı düşündüm, ama
fark ettim... ağzım mühürlüydü.
Elden bir şey gelmezdi.
Konuşmadan olacaktı.
(Ateş Büyüsü: [Ateş Topu].)
(Makoto)
Etkinleştirildi!
Ama neden?
…Lucy ile senkronize olmayı mı
başarmıştım?
Ah, kayboldu.
“…Hey, ne yapıyorsun?” (Lucy)
Lucy bana buz gibi bir bakışla
baktı.
“Hımm… hayır, düşündüğün şey
değil.” (Makoto)
“Makoto! Bu benim ilk öpücüğümdü!”
(Lucy)
"Sorun değil, benim de
ilkimdi." (Makoto)
“Ö-Öyle mi… Anladım.” (Lucy)
‘Henüz Aya ile öpüşmedi yani, ha…’,
ondan duyduğum mırıldanmaydı.
Neden şüpheleniyordu?
“Bekle, öyle değil! Beni öperken
neden büyücü kullanıyorsun?! Ya da ateş büyüsünü kullanabiliyor musun? Becerin yoktu
ama?” (Lucy)
“Evet, beni öperken bir Ateş Ruhu
gördüm.” (Makoto)
“Ateş Ruhu?” (Lucy)
“Evet, ateş büyüsü kullanmayı
denediğimde başardım.” (Makoto)
Bu çılgınca. Heyecanlanıyordum!
Düşük ateş gücüne sahip su
büyüsünden farklıydı.
Ateş büyüsü basit ve güçlüydü.
Sonunda ben de…
(Ah!) (Makoto)
Lucy direkt bana bakıyordu.
“…Görünüşe göre orada eğleniyorsun.”
(Lucy)
(Ha? Gerçekten boktan biriyim,
değil mi…?) (Makoto)
Bir Ateş Ruhu görmeyi başardığım
için çok heyecanlanmıştım ama… Lucy cesaretini ortaya çıkarıp bunu yapmıştı,
ama yine de tamamen görmezden gelmiştim.
“Şey… Lucy-san…” (Makoto)
“Sorun yok. Aah, neden böyle bir
adama aşık oldum?” (Lucy)
Lucy kızgın bir sesle dedi.
“Makoto, seni seviyorum.” (Lucy)
“E-Evet…” (Makoto)
“Geri dönelim, Makoto. Her şeyden
önce kendini daha iyi hissediyor gibi görünüyorsun.” (Lucy)
"…Ne?" (Makoto)
Sırıttı ve sonra sırtını bana
döndükten sonra konuştu:
"Cevabını daha sonra söyle
tamam mı?" (Lucy)
“Tamam…” (Makoto)
Bundan daha fazlasını söylemeden
Makkaren'e döndük.
◇◇
(…Ne yaptım ben…) (Makoto)
Evime döndüm, odama gittim ve ne
yaptığımı düşündüm.
Ölmek istiyordum.
(Bu tamamen korkunçtu…) (Makoto)
Hayatımda ilk kez bir kız bana
itiraf etmişti.
Bu benim ilk öpücüğümdü.
Ve ben…
(Ateş Ruhlarını görebildiğim için
çok heyecanlıydım…) (Makoto)
Ne yapıyordum ben?
Seni aptal, aptal, aptal. Sen koca
geri zekalı.
Yatağı salladım ve tekmeledim.
İştahım yoktu, bu yüzden akşam yemeği
yemedim.
(Cevabım… hakkında ne
yapmalıyım?) (Makoto)
Lucy'den hoşlanıyordum.
O benim ilk yoldaşımdı ve beni
birkaç kez kurtarmıştı.
Geçmiş maceralarda bile bana manevi
destek olarak yardımcı olmuştu.
(Peki ya Sa-san… ve Prenses Sofia…)
(Makoto)
Çok mu kendimi düşünüyordum?
Ama aklım bir şeye
yoğunlaştığında düşüncelerim durmuyordu.
Bu neşeli duygu, bu canlandırıcı
his ve aynı zamanda, sanki duygularım tamamen özensiz bir karmaşa gibiydi,
üzerime bir ağırlık yerleştirilmiş gibiydi.
(Lucy beni öptüğünde Ateş Ruhları
görebiliyordum…) (Makoto)
Oradaki mantık neydi?
Nuh-sama'ya daha sonra sormam
gerekiyordu.
Ama bunu onunla çıkmak için bir sebep
olarak kullanmak, bir Beceri hedefliyormuşum gibiydi ve bu yanlış geliyordu…
Fakat görmezden de gelemezdim.
Düşünüp durdum ama bir karara
varamadım.
Eğitim bile yapmadım ve fark
ettiğim zaman zaten uyuyordum.
◇◇
(Gıdıklıyor.)
Bir şey yüzüme dokundu.
Engelleyebilecek miyim diye
görmek için gözlerimi biraz açtım.
Ay ışığı ve lambanın zayıf ışığında...
bana yakından bakan iki göz vardı.
Sa-san benim tam üstümdeydi.
Saçları yanağımı gıdıklıyordu.
Etrafa baktım.
Kesinlikle hiçbir valiz olmayan
benim odamdı.
Ve ben yatağın üstündeydim.
“Ş-Şey… Sa-san, ne yapıyorsun?”
(Makoto)
“Oynamaya geldim, Takatsuki-kun.”
(Aya)
“...Ha?” (Makoto)
Onun bu yaramaz ifadesi, ortaokul
günlerimden beri birçok kez gördüğüm arkadaşımın gülümsemesiydi.
Kötü bir şey düşünürken yüzüydü!
Bir dakika, Sa-san?
